Kas 15

Doğan CÜCELOĞLU – İçimizdeki Biz
1. KİTABIN ÖZETİ :

Birinci Kısımda günlük hayatta karşılaşılan tipik olaylar ve tipik insan davranışları ele alınmaktadır. Bu davranışları açıklamada yetişkin çocuk (bedensel olarak gelişmiş fakat duygusal açıdan 4-5 yaşında bir çocuğun olgunluğunu taşıyan kişi) ve kalıplanmış insan (kendi zihinsel modelinin dışına çıkamayıp herkesin dünyayı kendisi gibi algılaması gerektiğine inanan kişi) kavramları kullanılmaktadır.
İkinci Kısımda sorunları yaratan SEN-BEN anlayışı ile sorunların çözümünün temeli olan BİZ bilinci tanıtılmaktadır. SEN anlayışının temelinde acizlik duygusu yatar. Acizlik duygusu “Ben kendime bakamam, onun için bir başkası benim yaşamımdan sorumlu olsun” sonucuna götürür. Diğerlerine güvenmeme, onların aciz olduğunu düşünme ise tam aksine BEN anlayışının temelinde yatar ve “Ben bilirim. Bana sormadan bir şey yapmayı, düşünmeyin, planlamayın” bu anlayışın en belirgin ifadeleridir. SEN-BEN anlayışı içinde kişi bireycidir; bencildir. BİZ bilincine ermiş kişi ise bireyseldir; sosyaldir.
BİZ bilinci, yaşamı bir sistem olarak algılamayı gerektirir. Uzun zaman süresinde olaylar incelendiğinde, bugünkü birçok sorununun nedeninin daha önce önerilen dar görüşlü çözümlerde bulunduğu görülür. Çözüm sistemin tümünü kapsamıyorsa, çözüm için sistemin bir yerini zorlamak, sistemin bütünlüğünü tehdit eder ve sistem kendi bütünlüğünü korumak için harekete geçer. Kısa vadeli çözümler önce işler gibi gözükse de, uzun vadede sorunu daha olumsuz yapar. Sorunun süratle çözülmesi her zaman en iyi çözüm demek değildir.
İnsan ilişkilerinde en önemli duygu, insanların birbirlerine güvenmeleridir. Güvenin altında kişinin bütünlüğü, yani özünün, sözünün ve davranışının tutarlı olması yatar. İnsanların birbirlerine güven duymadıkları bir aile, bir şirket, bir toplum BİZ olamaz.
Kimse bütünden tek başına sorumlu değildir ve kimse bütünün dışında bırakılmamıştır. Kimse sorunların sorumluluğunu kimseye yükleyemez. Bütünün bir parçası olarak sorun da çözüm de insanın kendisinde başlar. Türkiye’nin sorunlarından bu ülkenin insanları sorumludur. Sorumluluğu başka ülkelere yüklemek bizi daha aciz yapar. Sorunları politikacılara, partilere, bürokratlara, medyaya, işadamlarına, sendikalara yüklemek tümü gözden kaçırmak demektir.
Üçüncü Kısımda BİZ bilincinin temeli olan vizyon kavramı incelenmektedir. Yazara göre vizyon oluşturmak liderlerin en önemli işlevlerinden biridir. Kişi vizyonu yoluyla geleceğini yaratabilir. Önce vizyonunu ifade eder ve bu onun gelecekle ilgili verilmiş sözü olur. Vizyonu olmayan kişi geçmişin etkisi altında “şimdi”yi kullanır ve geçmişinin aynısı olan bir gelecek yaratır. Vizyonu olan kişi “şimdi”yi; vizyona kendini adayarak kişisel bütünlük içinde kullanır ve yaşamında yeni olanaklar, risk, heyecan yaratır. Öte yandan, eğer bireyin vizyonu yaşamın tümünü kapsamıyor ve ancak bir bölümüne odaklaşıyorsa, örneğin yalnız ekonomik ve bedensel gereksinimlere yönelmişse, bu alanlarda “başarılı” oldukça o insanın yaşamında dengesizlikler görülür:
Verimlilik paradigması. Bu paradigmanın yetersizliği, “daha fazla” ve “daha hızlı”nın kişiyi başarıya götüreceği varsayımıdır. Neyin, ne amaçla, ne zaman “daha fazla” ve “daha hızlı” üretildiği anlaşılmadan verimliliğin kendi başına bir anlamı yoktur.
Değer paradigması. Bir şeye değer vermiş olmak, o şeyin yaşamımızı anlamlı, huzurlu ve doyumlu yapacağı anlamına gelmez. Ancak, bizim değer verdiğimiz şeyin yaşamın temelinde yatan evrensel ilke ve süreçlerle ahenk içinde olması, yaşamımızın kalitesini olumlu yönde etkiler.
Yönetici “işleri doğru mu yapıyorum?” saplantısı içindeyken; lider, kendine “doğru işleri mi yapıyorum?” sorusunu sorar.
Bu paradigmalar hakim olduğu sürece insanlar ajandalarından mutluluk umarak koşturmaya devam edeceklerdir.
Dördüncü Kısımda, ailenin BİZ bilinci içinde nasıl kurulabileceği ve nasıl yaşayabileceği irdelenmektedir. Yazara göre; ailede BİZ bilinci oluşmuşsa, o aile sağlıklıdır. Ailesi sağlıklı bir yapıya sahip bir toplumun tümünün sağlıklı olması sadece bir zaman meselesidir. Öte yandan SEN-BEN anlayışı üzerine kurulmuş sağlıksız aile yapısı olan toplumlarda bozukluk toplumun her yönünde kendini gösterecektir. Aile yaşamında kalitenin temeli, ailedeki BİZ bilincidir.
Beşinci Kısımda iş yaşamında başarının anahtarının BİZ bilincinde olduğu vurgulanmaktadır. Öte yandan sadece kısa vadeli kâr için çalışan bir şirkette her insan, her fikir, her yöntem bir istatistik gibidir. İnsanlar bir makine gibi bir kaynak olarak düşünülmekten hoşlanmazlar. Çalışanlar insan yerine konmak ve çalıştıkları yerin onurlu bir parçası olmak ister. Aksi taktirde korkunun baskın olduğu yerde insanlar siner, sessizleşir ve yaratıcılıklarını kaybederler. Herkes kendi çıkarını koruma peşine düşer ve grup duygusu kaybolur.
Yazara göre şirketin daha kârlı olması temel neden olursa, kişinin değeri “kârlılık düzeninin verimli bir makinesi” olarak algılanır ve bu anlayışa karşı şu soruyu sormak gerekir: “İnsanın kendisi insan olarak değerli değilse, onun düşüncelerinin değerli olduğuna onu nasıl ikna edebiliriz?”
Yazar BİZ bilincini taşıyan bir yönetimin göstermesi gereken sembolik davranışları şöyle sıralamaktadır:
• Üst düzeydeki yöneticilerin çalışanların durumlarıyla ilgilenmesi, samimi olması, elini sıkması, gülümsemesi
• Çalışanları ara sıra ziyaret edip, onları bizzat çalışırken gözleyip yaptıkları iş hakkında bilgi alması, bilgi ve becerilerini takdir etmesi
• Çalışanların isimlerini öğrenip onlara isimleriyle hitap etmesi
• Çalışanlar arasında mevki belirten şeyleri ortadan kaldırması. Örneğin herkesin aynı yerde ve aynı yemeği yiyeceği bir ortam yaratması
• Çalışanların mesajlarının ulaşabileceği sözlü, yazılı ve elektronik iletişim kanallarının oluşturulması
Kitabın bu bölümünde ayrıca; liderin çevresini saran bir çok üst düzey yöneticinin bilerek veya bilmeyerek BİZ bilincinin oluşmasında olumlu veya olumsuz rol oynayabileceği, lidere duymak istediği şeyleri söyleyerek onun gerçek çalışanlarla temasını engellemek isteyebileceği görüşüne yer verilmektedir.
Bu bölümde işlenen bir diğer konu ise; bir ekipte bireyin değerini kaybetmediği sürece ekibin başarılı olacağı ve gruptaki her bireyin öneminin arttığında grubun öneminin de artacağıdır.
Öte yandan BİZ olmak zaman alacaktır. Birine değer vermek, güvenli ve sağlıklı bir ilişkinin temel taşlarını birer tuğla gibi sabırla dizmek zaten pek çok işin içine girmiş olan yönetici için daha çok zaman istiyor gibi görünür. Uzun vadede düşünüldüğünde yönetici, SEN-BEN anlayışının getireceği sorunlar için defalarca daha çok zaman harcar. BİZ bilinci, yönetici için, uzun vadede, en etkili yönetim ortamını yaratır.
Dikkat edilmesi gereken bir konu da, verilmesi gerekli olan cezaların, eleştirilerin onur kırmayacak ortam ve koşullarda öfke, yılgınlık ve küskünlüğe neden olmayacak tarzda verilmesidir.
Altıncı Kısımda yönetici ve liderin BİZ bilinci içinde bir işyerini nasıl başarıya ve kaliteye götürebileceği açıklanmaktadır. Klasik ve modern yönetim anlayışının farklılıkları bir tabloda şematik olarak gösterilmiştir. BİZ bilinci içindeki yönetimin temel varsayımları ise şöyle sıralanmıştır:
• Doğru olanı yapmak en güçlü güdüyü ve kılavuzu sağlar.
• Her birey, tümün vazgeçilmez bir parçasıdır.
• Uzlaşma ve barış içinde olma; yarışma veya hasım ilişkileri içinde olmaktan iyidir.
• Herkesin sorumluluk alması gerekir.
• Olumluluk sağlıklı ilişkinin doğal sonucudur.
Biz bilinci içinde liderlik üstlenen kişilerin özellikleri ise yazar Doğan CÜCELOĞLU tarafından şu şekilde ifade edilmektedir:
• Girişimci
• Riske girmekten çekinmeyen
• Sorumluluk duygusu taşıyan
• Özgün
• Gerçek
• Açık elli
• Sabırlı
• Azimli
• Vizyon sahibi
• İnsanların yaşamının bir parçası olmaya açık
• Gelişim içinde
• Hizmet etmeye önem veren
• İnsanların yapabileceğine inanan
Yedinci Kısımda işyerindeki sorumluluğun paylaşılan bir sorumluluk olduğu ve işyerinde işte olmak gerektiği düşüncesi işlenmektedir. Buna göre bir çok insan işyerine evden yük getirir. Bu doğaldır. Çünkü insan bir bütündür ve evde olan yaşamının tümünü etkiler. Doğal olmayan, birçok insanın işyerine evden “yük” getirdiğinin farkında olmayışıdır. Yükler çalışanları yavaşlatır, yorar ve hiçbir faydaları yoktur.
Bu bölümde ayrıca üretim, kalite, kârlılık, kalite döngüsü,uygulama stratejisi, BİZ bilinci ve sendikalar ve bireysel sorumluluk kavramlarına da yer verilmektedir.
Ayrıca Sekizinci ve son kısımda ise, geleceğin gücü dile getirilmektedir.

3. KİTABIN ANA FİKRİ :
Kitabın temel savı şudur: Bireysel yaşamımızda, aile yaşamımızda, yaşamımızın her yönünde içimizdeki BİZ’i temel almadıkça anlamlı, doyumlu ve sağlıklı bir yaşama düzeni oluşturmamız olanaksızdır. Anlamlı, doyumlu ve sağlıklı bir yaşam, kaliteli bir yaşamdır. Bu da BİZ bilincine varmış kişilerin gerçekleştirebileceği bir olgudur. İçimizdeki BİZ, kalite bilincinin temelidir.

4. KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRMESİ :
Bir tek insan bir aileyi, bir şirketi, bir ulusu, tüm dünyayı etkileme gücüne sahiptir. İnsanın, sorunun değil, çözümün bir parçası olmaya karar vermesi, bu kararını söze dökmesi ve sözü ile bütünlük içinde yaşaması bireyin sahip olduğu en büyük güç kaynağıdır.İnsan geçmişin hatalarından pişmanlık duyarak gelişmez. Geleceğin olanaklarından heyecanlanıp, o olanaklara kendini adayarak gelişir.

5. KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER :
Kitap akıcı ve heyecan verici bir uslüple anlatılmış. Olayların sıralanışı ilgiyi arttırıyor ve okuyucu kitabı büyük bir merak ve heyecanla okuyor.
Kitap sayesinde gerçekte içimizdeki bizle karşılaşabiliyoruz,bu kitabı daha çekici hale getiriyor.herkese tavsiye edebileceğim bir kitap.

Kas 14

Doğan CÜCELOĞLU – İçimizdeki Çocuk
1.KİTABIN KONUSU:
Hepimizin içinde bir çocuk vardır. İçimizdeki çocuk her zaman sağlıklı bir ortam içinde gelişmez. Aile, okul, genel kültür ortamı çoğu kere çocuğun sağlıklı gelişmesini engeller. Birey bedenen büyür, fakat içimizdeki çocuk psikolojik anlamda sağlıksız ve cılız kalır.
İçindeki çocuğu sağlıksız olan bireyin kişiliği “bağlaşık”tır. Çünkü bu birey yaşamın anlamını, mutluluğunu, kendi değerini ilişki içinde olduğu başkalarının gözünde, sözünde, davranışında kısacası başkalarının kendisine verdiği değerde arar; kendine verdiği değer başkalarının onu algılamalarına bağlanmıştır. Bu anlamda “bağlaşık kişilik” temel yapıyı oluşturur.
2.KİTABIN ÖZETİ : AİLE:
Aile bir sistem oluşturur; ailedeki her bir kişi bu sistemin bir parçasıdır ve değişik roller üstlenerek sisteme işlerlik kazandırır. Her bir sistem ve bu sistem içinde yer alan her bir rol, kendine özgü bir kişilik ve davranış yapısı oluşturur. Bu kişilik ve davranış türlerinin bazıları bireyi uyuma, bazıları ise uyumsuzluğa götürür.
Sağlıklı aile, üyelerinin gereksinimlerini karşılar ve onların gelişmesi için olumlu bir ortam oluşturur. Aile üyeleri arasındaki ilişki rahat, olumlu ve akıcı bir yapıya sahiptir. Aile, toplumla ilişkisini dengelemiştir; ne toplumdan kopar, ne de toplumun baskısına tümüyle boyun eğer. Böyle bir aileden iyi belirlenmiş benlik sınırları olan, kendini değerli bulan, yaşamın değişik yönleri arasında denge kurmuş, duygularını tanıyan ve ifade eden olgun insanlar yetişir.
Her aile sisteminin işlerliğini sağlayan aile kuralları vardır. Bu kurallar sağlıksız ailede gizli ve örtük kalırlar. Sağlıklı ailede kurallar daha belirgin ve açık-seçiktir. Sağlıklı ailede çatışmanın var olduğu bilinir, tanınır ve üzerinde konuşulur; çatışmayı çözmede kullanılacak kurallar açıkça ifade edilmiştir ve aile üyelerince bilinir. Sağlıksız ailede çatışmadan söz edilmez; kullanılan kurallar gizli olduğu için herşey dolaylı ve örtük olarak ifade edilir.
II. İkinci Bölüm : UTANMA VE UTANÇ:
İki türlü utanmadan bahsedilebilir. Bize sınırlarımızı hatırlatan utanma sağlıklıdır; kendimizi sevmemeye yol açan duygu ise utançtır ve sağlıksızdır. Sağlıklı utanma kişinin gelişimi sırasında yaşam deneyimleri sonucu hiçbir baskı olmaksızın, kendiliğinden oluşur. Oysa utanç kişinin çevresindeki kişilerin hastalıklı iç dünyalarının baskısıyla oluşur ve çok büyük sorunlar yaratır. En olumsuz etkisi kişinin kendi iç dünyasıyla ilişkisini kesmesidir. Ayrıca çocuğa kendisini sürekli suçlu hissettirmekte onun zamanla utanca boğulmasına neden olmaktadır.
Çocuğa kötü davranmanın en sık rastlanan 3 türü vardır. Bunları cinsel, bedensel ve duygusal kötü davranma olarak adlandırabiliriz. Cinsel kötü davranmaya; cinsel olarak kucaklama, bir babanın kadınlardan bahsederken onları aşağılayıcı, “orospular”, “namuzsuzlar”, “kalleşler” gibi laflar etmesini gösterebiliriz. Ayrıca kötü davranmanın en utanç verici olanı cinsel kötü davranmadır. Bedensel kötü davranış ülkemizde en sık rastlanan ve üstelik bunun bir temel terbiye aracı olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Ayrıca çocukların duygu düşünce ve heyecanlarını ciddiye almamak ve bunları alay konusu haline getirmek, duygusal kötü davranışa bir örnektir ve bu gibi davranışlar çocukların normal olan duygu ve heyecanlarının normal dışına dönüşmesine yol açar. Bu durumdaki çocuk ise mutlu ve doyumlu bir hayattan uzaklaşır. Utançla dolu sağlıksız bir hayat sürmeye başlar.
Çocukların karşılanması gereken bazı temel gereksinimleri vardır. Bunları; dokunulma, güven, düzen, sosyalleşme, uyarılma ve kendini değerli görme olarak sınıflandırabiliriz. Bu gereksinimleri karşılanmayan çocuk kendinde bir eksiklik olduğunu düşünmeye başlar ve kendi özbenliğinde utanç duymaya başlar. Bu şekilde gereksinimleri karşılanmayan çocuk terk edilmiş çocuktur. Terk edilen çocuk normal gelişimini tamamlayamaz. Bu tür insanları tanımlamak için “yetişkin çocuk” ifadesini kullanabiliriz.
Utanca boğularak yetiştirilen kişi, bu utancın verdiği acıdan kurtulmak için bir takım savunma mekanizmaları geliştirir. Bu mekanizmalar sayesinde kişi içinde oluşan boşluğu ve anlamsızlığı ortadan kaldırmaya çalışır. Bunun yanısıra bu kişilerin çevreleriyle kurdukları ilişkilerinde devamlı ve tutarlı bazı olumsuz karakter özellikleri gösterirler. Ayrıca gerçekler bu kişilere acı verir ve sürekli gerçeklerle ilişkilerini kesmek amacıyla tutkunluklara yönelirler. Kişi zamanla tüm enerji ve zamanını tutkun davranışa harcamaya başlar ve gerçekle ilişkisini tümüyle keser.
III. Ücüncü Bölüm : CEVAPLARINIZA BİR GÖZ ATALIM:
Birinci bölümde iç çocuğunuzu gözlemlemeniz ve onun hakkında bilgi edinmeniz için 3 grupta evet ya da hayır diyerek cevaplayacağımız sorular veriliyor ve bu bölümde de bu sorulara verdiğimiz cevapların yorumları yapılıyor. Mesela ilk grupta özbenlikle ilgili şu sorular ve yorumlar var:
Ne zaman kendi hakkımı korusam içimi bir suçluluk duygusu kaplar; “keşke kendimi değil, diğerlerinin istediklerini yapsaydım” diye düşünürüm.
Yukarıdaki soruya “Evet” cevabı ile belirtilen pişmanlık duygusu, özellikle kendisi için bir şey yaptıktan, ya da kendi hakkını koruduktan sonra duyulan pişmanlık, “nedamet duygusu, sağlıksız iç çocuğun varlığının kuvvetli bir belirtisidir. Bu duygunun temelinde kendi benlik sınırlarının kaybolması ve bağlaşıklık içinde olma yatar. Eğer sık sık pişmanlık duyan bir kişi iseniz, içinizdeki çocuğu tanımaya, kendi sınırlarınızı belirlemeye çalışın.
İkinci grupta da temel gereksinimlerle ilgili şu gibi sorular var:
Pek istemediğim halde cinsel ilişkide bulunmaktan kaçınmam.
Bu soruya “Evet”in anlamı şudur: “Benim isteklerim önemli değildir; benim bedenim senin kullanman için bir araçtır, istediğin gibi kullanabilirsin. Ben bir insan olarak bağımsız, kendi düşünce, duygu ve istekleri olan biri değilim. Benim değerim senin isteklerini yerine getirmekle gerçekleşir.”
Bağlaşık kişinin temel özbenlik anlayışı budur ve kendi psikolojik sınırlarının, haklarının, özgürlüklerinin farkında değildirler. Bir nesne gibi kullanılmaya alıştırılmışlardır.
3 ncü grupta ise sosyal yaşamla ilgili şu gibi sorular ve yorumlar var:
- Bir grup içinde olduğum zaman kolayca çoğunluğun dediği yönde fikrimi değiştiririm.
- En büyük korkum sevdiklerimin beni terkedip gitmesidir.
Kendi değerine inanmayan, eğer başkalarını memnun edip sürekli onlarla hemfikir olmazsa herkesin kendini terkedeceğine inanan kişi, çoğunluk ne derse o yöne gider ve kimsenin kendini kendisi olduğu için seveceğine inanmaz. Bu nedenle sürekli bir kaygı ve terk edilme korkusu içindedir.
IV. Dördüncü Bölüm : İÇİMİZDE KONUŞANLAR:
Herkesin içinde değişik sesler vardır. Bu sesler İç ana-baba ve iç çocuğumuza ait seslerdir. İç ana-baba gerçekçi, deneyimli, ciddidir ve sonuca yöneliktir. İç çocuk oyuncudur, enerji küpüdür, şevk heyecan ondan gelir ve sonuca değil sürece yöneliktir. Onun sesi kaybolduğu zaman yaşamın zevki de kaybolur. Sağlıksız iç çocuk sevilmemiş yerilmiş, bastırılmış ve utanca boğulmuş bir geçmişin ürünüdür. Sağlıklı iç çocuk ise sevilmiş, övülmüş, yüreklendirilmiş ve desteklenmiş bir geçmişin ürünüdür.
İç çocuğunuzun sesini duyarak, ne dediğini anlayıp iç çocuğumuzla sağlıklı bir iletişim kurmak, sağlıklı ve dengeli bir yaşam sürmemiz için gereklidir.
Çeşitli olaylar, çeşitli iç konuşmalar ortaya çıkarır. Kendimizi dinleyip gözlemleyerek olayları ve sebep oldukları iç konuşmaları tahlil edebiliriz. Bu da iç çocuk ve iç ana-babamız için önemli sorunların ne olduğu ile ilgili bize ipuçları verir.
İçimizdeki çocuk ve iç ana-babanın bir takım ihtiyaçları vardır. Bu ihtiyaçlar birbiriyle uyuşmadığı zamanlarda aralarında bir anlaşmazlık doğar. İhtiyaçlar arası bu anlaşmazlık iç çatışmanın asıl problemidir ve çözümlenemediği taktirde ömür boyu bile sürebilir.
Bu tür anlaşmazlıklarda iç çatışmalar kişiye huzursuzluk verir, aklı karıştırarak sağlıklı düşünmeyi engeller. Dolayısıyla insan doyumlu ve verimli bir yaşam süremez. İç çatışmaların en belirgin özelliği, çatışmanın temelinde yatan seslerin şiddetlerinin hemen hemen birbirinin aynı olmasıdır. Bu durumda insanın belirli bir yönde karar almasını engeller. Seslerden bir tanesi güç kazanıp kararımızı o sesin istediği şekilde verirsek, bu defa diğer ses bizi rahatsız etmeye başlayacak ve çoğu kez de bizi kararımızdan vazgeçirerek eski kararsız halimize dönmemize neden olacaktır. İç çatışmaların çözümü için ilk adım iç ana-babadan gelmelidir ve iç çocuğa “hem benim istediklerimi, hem de senin istediklerini karşılayacak bir çözüm bulalım” (kazan/kazan) demelidir. İç çatışmalara en sağlıklı yaklaşım budur.
V. Beşinci Bölüm : ARAYIŞ; İÇ ÇOCUĞUMUZA KAVUŞMANIN YOLLARI:
İç çocuğumuzu tanımada en büyük sorumluluk içimizdeki ana-babaya düşer. İlk başlarda iç çocuğumuz bize (iç ana-babaya) inanmayacak ve güvenmeyecektir. Ama sabırla ve şevkatle onu bekleyip, onu yargılamaktan ve denetlemekten kaçınmamız gerekiyor. Her gün otuz dakikamızı ona ayırmamız ve bu otuz dakika boyunca rahatsız edilmeyeceğimiz bir yer ve zamanda olmamız, atacağımız ilk önemli adımlardan biridir.
Kişinin yaşamını etkileyen ve çözümlenemediği zaman süregiden çatışmalar, endişeler, üzerinde düşünülen konular o kişinin temel sorunlarını oluşturur.
Bizim için önemli olan temel sorunları hemen göremeyiz. İç çocuğumuzla yaptığımız oturumlar ilerledikçe iç dünyamızı anlamamıza daha bir yardımcı olur. Yavaş yavaş sorunlarımızın ne olduğunu anlar ve iç çocuğumuzla onlar hakkında konuşmaya başlarız.
Kötü alışkanlıkları, korkuları bırakıp daha özgür, daha bilinçli olma yoluna girdiğimiz zaman yaşamımızın olumsuz yönlerini olumluya dönüştürmeye başlarız. İçimizdeki çocuğun sağlıksız yönlerini deşmek bize acı verecektir, ne var ki bu acının yanı sıra yaşamın gerçek enerji kaynağına ulaşmış olacağız. İç çocuğumuzun sözlerine iyi kulak vererek; onun sesini iyi dinler ve ilişkimizi ona göre ayarlarsak mutlaka sağlıklı bir dönüşüme ulaşırız.
Öze ulaşma aşamasına yaklaşınca bireyin manevi yaşamı zenginleşmeye başlar; yaşamı kendi dar kişisel çerçevesi içinde görmekten kurtulur, daha geniş boyutlarda yaşamla ilişki kurar. Manevi yaşamı gelişmiş kişinin önemli özelliklerinden biri içindeki gözlemci özün gelişmiş olmasıdır. Gözlemci özün gelişimine paralel olarak olumsuz duygulara dönüşme sürecine girer. Özle ilişki kurulunca, olumsuz duyguların dışarıdan gelen kaynakları anında görülür ve bu nedenle kolayca etkisinden kurtulunur.

3.KİTABIN ANA FİKRİ:
İç çocuğumuzu arayış uzun süreli bir yolculuktur. Elma ağacını diktikten bir hafta sonra o ağaçtan elma toplamayı beklerseniz, kendinizi hayal kırıklığına baştan mahkum etmiş olursunuz. Biyolojik gelişmelerde olduğu gibi, psikoloji alanındaki gelişmelerde yavaş adımlarla ilerler. Yıllar boyunca süren bir hastalığı bir anda iyi etmeyi beklemeyin. İç çocuğunuza inanarak her gün iç çocuğunuzla buluşmaya devam edin.

5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER: Kitap insan psikolojisini cocukluktan itibaren tam olarak anlatmakta deneysel ve gözlemsel bilgileri ile aileleri ve çocuk yetistiricileri eğitmektedir.
6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ:
Kitapları :Yeniden İnsan İnsana (1993), İnsan ve Davranışı (1994), İçimizdeki Çocuk (1994),
İyi Düşün Doğru Karar Ver (1995), Yetişkin Çocuklar (1997), Anlamlı ve Coşkulu Bir Yaşam İçin Savaşçı (1999)

Kas 11

DOĞAN CÜCELOĞLU – Savaşçı
1.KİTABIN KONUSU:
Psikoloji alanında tanınmış bir öğretim görevlisi olan yazarın, bir öğretmen olan Arif Beyin iç çatışmalarına psikolojik yöntemlerle çözüm bulma çabalarını konu alan, çoğunlukla söyleşi şeklinde yazılmış bir kitaptır.
2. KİTABIN ÖZETİ:
Yazar kitabına e.e.cummings’in “Seni diğerlerinden farksız yapmaya bütün gücüyle gece gündüz çalışan bir dünyada, Kendin olarak kalabilmek, Dünyanın en zor savaşını vermek demektir. Bu savaş bir başladı mı, Artık hiç bitmez!.. “ sözüyle başlıyor. Kitabın adı olan savaşçı sözü bu anlamda bir savaşçıyı ifade ediyor. Kitabın içerisinde yer alan karakterlerden yazarın kendisi, gerçekte de olduğu gibi algılama, öğrenme, psikoloji ve iletişim konularında uzman ve tanınmış bir öğretim görevlisi; Arif Bey ise mutsuz, kendini aptal gibi hisseden, ne istediğini bilmeyen, yalnız, kendisini kaybolmuş hisseden bir sınıf öğretmeni. İki karakterin tanışmalarından sonra kitap içerisindeki konular yazar ve Arif Bey arasında Arif Bey’in soruları ve yazarın; hayatı, psikolojiyi, toplumu, felsefeyi, iletişim ve insan ilişkilerini konu edinen cevaplarıyla, soru-cevap şeklinde okuyucuya aktarılıyor.
Birinci bölümde arayıştan söz ediliyor. Anlamını yitiren bir yaşamın temel sorununun bireyin varoluşunda sadece kendisi için önemli gördüğü kişiler tarafından tanınmayı, kabul edilmeyi, sevilmeyi, özlenmeyi, değerli bulunup güvenilmeyi istemesi biçiminde yaşaması, kendine özgün bireysel yaşamın olmaması, kendi yaşamının dansını yapamaması olduğu anlatılıyor. Savaşçıdan (Özgün yaşamaya kendini adayan insan) bahsediliyor ve arayışa geçme zamanının geldiği hatırlatılıyor.
İkinci bölümde arayış sonucunda farkına varma ve uyanıştan söz ediliyor. Kişi ancak uyandıktan sonra, daha önce uyuyor olduğunu kavrıyor. Yazar CARL SUNG’ın “Kendi kalbine bakmayanın yaşamı bulanıktır; kendi yüreğine bakabilme cesareti gösterenler gönlünün muradını keşfedenlerdir. Dışarıya bakan rüya görür, hayal dünyasında kaybolur; içeriye bakan uyanır, kendini keşfeder.” sözüyle uyuyan kişinin uyuduğunu bilmezse gördüğünün rüya olduğunu anlayamayacağını ve farkına varmanın uyanış için ne derece önemli olduğunu vurguluyor.
Peki bundan sonra ne olacaktır. Üçüncü bölümde niyet etmekten ve savaşçının anlamından bahsediliyor. Savaşçının başkası için değil, kendi gönlü, kendi niyetiyle, kendi yaşamı için savaşçı olduğu vurgulanıyor. Niyetin de anlamlı ve coşkulu bir yarın yaşatmak için yapılması, ancak bu yarının “kişisel bütünlük içinde bildiğimizi bilerek, bilmediğimizin farkında olarak, ikisi arasındaki farkın bilincinde gerçeğe sürekli saygılı olarak“ atılabileceği belirtiliyor.
Dördüncü bölümde yarını ancak kişisel bütünlük içinde yaratabileceğimizden ve bütün kötülüklerin anası, bütün yanlışlıkların, geriliklerin kaynağının gerçeğe saygısızlık olduğu Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin “Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol” sözüyle vurgulanıyor. İlişkilerde tutarlılık ve vicdan konuları işleniyor.
Beşinci bölümde yarını yaratmak için güçlü olmak gerektiğini söylüyor. Bu gücün nereden geleceği sorusuna, “kim olduğunu bil” diyor. “Kişinin gerçek gücü ortada” ve devam ediyor: “nasıl konuşacağını bil; kiminle, neyi, nerede, ne zaman ve nasıl konuşacaksın? En önemlisi niçin konuşacaksın? BİL” diyor.
Altıncı bölümde yaşamdaki sorumluluk ve savaşçının sorumluluğundan bahsediliyor. Yaşam kimin sorumluluğu? diye bir soruya yazar “Kimine göre ana-babanın; kimine göre evlendiği eşinin; kimine göre komşusunun; kimine göre onu çalıştıran şirketin; kimine göre devletin; kimine göreyse yaşamda sorumluluk diye bir şey yoktur.” diyor.
Yedinci bölümde “Şimdi ve şu anı yaşama tembelliği” neden bu kadar yaygın? Neden görmeyiz bize bakan gözleri, neden kırarız gönülleri, neden pişmanlıklar içinde yuvarlanır gideriz? Sorularının yanıtı savaşçının ölüm bilinci içinde irdeleniyor.
Sekizinci bölümde sıradan, kaybolmuş, güçsüz bir insanın dahi savaşçı olabileceği, bunun yolunun da değişim olduğu belirtiliyor. Bu değişimin nasıl olacağı sorusuna “Farkına vararak ve farkına vardığını yaşayarak.” diyor yazar.
Dokuzuncu bölümde bitmemiş işlerle tanışıyoruz. Bitmemiş işler bitmeden gücümüzü kazanamayacağımız; şimdi ve şu anın tembelliğinden kurtulmamız gerektiği anlatılıyor ve örnek olarak onuncu bölümde Don Juan savaşçı olmanın güçlü örneklerini veriyor.
On birinci bölümde Arif Bey’le yazarın son buluşmasında konuşulanlar genel bir gözden geçiriliyor. Arif Bey’in ilk tanışmadaki psikolojik durumu ile en son durumu karşılaştırılıyor. Konuşulanların gözden geçirilmesi yapılırken yazar kitabın bütününü daha sade ve açık bir dille özet şeklinde okuyucuya tekrar veriyor. Bir insanın düşüncelerinin ve yaşamının nasıl değişebileceği konusu Arif Bey’in düşünceleriyle ortaya konuluyor.
3.KİTABIN ANA FİKRİ:
Hayat boyu yaptığımız davranışlar hakkında sorduğumuz neden ve niçin sorularını cevaplayabilmenin en önemli şartı kendi benliğimizin ve çevremizin farkına varmaktır.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Yazar kitabına e.e.cummings’in “Seni diğerlerinden farksız yapmaya bütün gücüyle gece gündüz çalışan bir dünyada, Kendin olarak kalabilmek, Dünyanın en zor savaşını vermek demektir. Bu savaş bir başladı mı, Artık hiç bitmez!.. “ sözüyle başlıyor. Kitabın adı olan savaşçı sözü bu anlamda bir savaşçıyı ifade ediyor. Kitabın içerisinde yer alan karakterlerden yazarın kendisi, gerçekte de olduğu gibi algılama, öğrenme, psikoloji ve iletişim konularında uzman ve tanınmış bir öğretim görevlisi; Arif Bey ise mutsuz, kendini aptal gibi hisseden, ne istediğini bilmeyen, yalnız, kendisini kaybolmuş hisseden bir sınıf öğretmeni. İki karakterin tanışmalarından sonra kitap içerisindeki konular yazar ve Arif Bey arasında Arif Bey’in soruları ve yazarın; hayatı, psikolojiyi, toplumu, felsefeyi, iletişim ve insan ilişkilerini konu edinen cevaplarıyla, soru-cevap şeklinde okuyucuya aktarılıyor.
5. KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Benim görüşüme göre ; yazar kitabın psikolojik ve felsefe konulu olmasından dolayı okuyucuya sürükleyici gelmesi amacıyla kitabı söyleşi şeklinde yazmıştır; bu da kitabın benzerlerinden farklı olarak daha çok tercih edilmesine yol açmıştır. Kitap, biz insanların en büyük sorunlarından biri olan yaptığımız işten zevk alamamızın nedenlerini araştırmakta ve bunun en büyük nedenininde olan bitenin hiçbir zaman farkına varamamamızdan kaynaklandığını ileri sürmekte; bu mantık çerçevesinde hayattan zevk almamız için değişik öneriler sunmasının yanı sıra felsefe tarihini de değinmiştir.