Eyl 28

Ahmet Mithat’la Berlin’de 3 Gün

Ahmet Mithat 1889 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nu temsilen Stockholm ve Oslo’daki Sekizinci Şarkiyatçılar Kongresi’ne katılır. Bu vesile ile gittiği Avrupa’da yetmiş bir gün kalır.

Nahit Gür’ün kitap kritiği
Ahmet Mithat 1889 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nu temsilen Stockholm ve Oslo’daki Sekizinci Şarkiyatçılar Kongresi’ne katılır. Bu vesile ile gittiği Avrupa’da yetmiş bir gün kalır. Marsilya, Paris ve Kopenhag üzerinden gittiği Stockholm ve Oslo’daki kongreye katıldıktan sonra, Berlin’de üç gün ve Paris’te on iki gün kalarak İsviçre üzerinden Viyana’ya geçer ve burada da beş gün kalıp Trieste üzerinden İstanbul’a döner.
Ahmet Mithat kadar hayatı anlatıya çevirme meraklısı, gördüğü duyduğu her şeyi metinleştirme heveslisi birinin, bu yetmiş bir günlük geziden kalanları paylaşmamış olmasını bekleyemeyiz tabi. Evet, Ahmet Mithat yetmiş bir günlük bu geziden 1044 sayfalık bir kitap çıkartır. Bununla da kalmaz, Avrupa’da katıldığı davetlerde nasıl oturulup kalkılacağına, çatal tutulacağına dair yaşadığı bazı sorunlar nedeni ile -bir yan ürün-, Alafranga adlı bir görgü kuralları kitabını da araya sıkıştırıverir.Notos Kitap’tan çıkan Berlin’de Üç Gün, Avrupa’da Bir Cevelan’ın Berlin’de geçen bölümünü okuyucu ile buluşturuyor.
Metin, Avrupa’da Bir Cevelan’ın Latin harflerine çevrilen ilk ve şimdilik tek bölümü. (Ne yazık ki belki hacminden, belki Ahmet Mithat’ın çoğunlukla edebiyat kanonu içerisinde kurgulanmamasından, bugüne değin bir iki makale ve bildiri ile sınırlı kaldı Avrupa’da Bir Cevelan’a dair çalışmalar.) Berlin’de Üç Gün tipik bir Ahmet Mithat metni.
Oldukça yalın bir anlatımla, kendince en temel ve en önemli ayrıntıları anlatıyor yazar. Temel olanı, en sade biçimde anlatmak Ahmet Mithat’ın önceliği. Örneğin Cevelan’dan bir iki yıl önce 1887′de Mirat-ı Âlem (Âlemin Aynası) dergisinin yayın kurulu üyeleri, kendisinden bugünkü yansıtıcıların atası sayılabilecek alet hakkında bir yazı yazmasını istiyorlar. Ahmet Mithat’a bir de Fransızca makale veriyorlar, okusun, faydalansın diye.
Bunun üzerine Sihr-i Siraci (Kandilin Sihri) adlı bir kitap kaleme alan Ahmet Mithat’sa, eserinin önsözünde şöyle diyor:”Kozeri Sur La Siyans’, yani, ‘Bilimler Üzerine Sohbet’ başlıklı eserden ‘Lantern Majik’, yani, ‘Büyü Kandili’ne dair gönderdiğiniz parçayı inceledim. Parçayı elbet siz de incelemişsinizdir. O halde görmüşsünüzdür ki bu sohbet, bilimden habersiz olanlara bu konuda temel bilgiler vermek için yazılmamıştır. Belki bilimden iyice haberdar olanlar için bir musahibe-i muhtarane gibi bir şekilde düzenlenmiştir. Halbuki büyü kandili vaktiyle halka birtakım mucizevi acayiplikler gösterilmesinde kullanılmış pek önemli bir alet olup buna dair dilimizde yazılan eserlerde henüz açık seçik ya da yeterli bilgi verilmiş olduğunu düşünmüyorum. Bu sebeple, özel izninize dayanarak, bu konuyu, ‘Kozeri Sur La Siyans’tan tercüme ederek değil, toplama ve telif bilgilerle kaleme almayı gerekli gördüm.’Görüldüğü gibi temel olanı seçiyor yazar. En önemli, en gerekli, en temel olanı. Bu yüzden belki de her konuda yazıyor, yazabiliyor. Her konuda en temel, gerekli ve önemli gördüklerini anlatıp duruyor okuyucusuna. Çünkü anlattıkları yüzeysel. Genel. (Kurmaca dışı metinler söz konusu olan.) Tabii derinleşme, yorumlama gibi konularda bazı sorunları beraberinde getiriyor bu seçim. En azından bizim gibi yüz yirmi yıla yakın bir süre sonradan bakanlar için.
BERLİN’DE ÜÇ GÜN’ÜN DEĞERİ
Oysa yazıldığı tarih göz önüne alınırsa, metin farklı bir anlam kazanır. Avrupa ile tanışmaya, dahası Avrupalılaşmaya çalışan bir imparatorluğun tebaası için hazırlanmış bir kılavuzdur bu. Alanında, bu denli kapsamlı ve uzun ilk eserdir.Berlin’de Üç Gün’ü çevirip sadeleştiren Zeynep Oktay önsözünde bu duruma değinerek, yazarın eserini kuru bilgilerle ne denli doldurduğunu söylüyor.’Berlin’de Üç Gün’ün göze çarpan başlıca özelliklerinden biri, nicel betimlemelerin miktarı ve detaylılığıdır.
Eser boyunca bütün binaların yapılış tarihleri, en, boy ve yükseklikleri, caddelerin uzunlukları ve yönleri verilir. Hatta bazen seyahat rehberleri ve kataloglardan edinilmiş ölçüler kâfi gelmez ve yazar kendi yaptığı hesapları da eklemeye lüzum görür. Bu duruma en çarpıcı örnek yazarın Yeni Müze’nin merdivenlerinin büyüklüğünü okuyucuya anlatabilmek için ölçülerini vermenin yanı sıra her basamağa kaç adam sığacağını hesaplayarak merdivenlerin toplamda kaç adam alacağını bildirmesidir.’ Oktay’a göre bu aşırılığın sebebi yazarın tarafsız olma çabasıdır.
‘Berlin’de Üç Gün’de Avrupa gibi ciddi bir konuda bilgi vermeye verilen önemden dolayı dilin kurulaştığı ve kişisel izlenimlerin arka plana itildiği görülür. Bunun sebebi ise Ahmet Mithat’ın bilgi tanımının anlaşılmasıyla ortaya çıkar. Ahmet Mithat’a göre bilgi, her şeyden evvel tarafsızdır. Eserinin esas amacı bilgi vermek ise, eseri de tarafsız olmalıdır. Avrupa’da Bir Cevelan’ı yazma şeklini ‘tavr-ı bî-tarafâne’ olarak tanımlar ve iyi kötü ne gördüyse yazdığını söyler. Fakat bazı gözlemlerin tarafsız olarak görülmeleri -iyi ve kötü kavramlarının kullanıldığı bir gözlemin, daha doğrusu herhangi bir gözlemin zaten tarafsız olamayacağı bir kenara bırakılırsa- belki mümkün olsa da, çoğu zaman tarafsızlığı korumak ya da bir düşüncenin tarafsız olup olmadığını anlamak zordur. Oysa tarihi ve coğrafi bilgiler, rakamlar, sorgusuz sualsiz tarafsız bilgiden sayılırlar ve bu sebeple ayrıca değerlidirler.’Eser, bugün ele alındığında, yukarıda da değinmeye çalıştığım gibi bazı açılardan değerini yitirmişse de bazı açılardan önem kazanmaktadır. Çünkü yüz yirmi yıl öncenin Almanya’sını gösterir bize. Ahmet Mithat’ın tarafsız olacağım diye neredeyse fotoğrafını çektiği bu Berlin, iki savaş görecek, büyük oranda yıkılacaktır ilerleyen yıllarda. Bu yüzden on dokuzuncu yüzyıl sonunun Berlin’ini var eden, bugün yerinde olmayan o Berlin’in sokaklarında gezmemizi sağlayan bir eserdir Berlin’de Üç Gün.
SÜRPRİZLİ BİR METİN
Ahmet Mithat, yazı makinesi olarak adlandırılabilecek pek çok yazar gibi, örneğin Orhan Kemal, Hüseyin Rahmi, Suat Derviş ya da Peyami Safa gibi, tüm eserleriyle bir tür günlük tutar. Bir başka deyişle, her gün sayfalarca yazmak zorundadır ve her gün tüm bu sayfaları doldurmak için hayatını, yaşadıklarını ve düşündüklerini de anlatı malzemesi kılar. Tabii ki tüm yazarlar hayatı aktarır kâğıda, kurguladıkları metinler bir şekilde hayattan alınmadır; ancak Ahmet Mithat ve bu soydan yazarların eserlerinde bu tür bağlar çok daha nettir. Bir Orhan Kemal romanında Sait Faik’i görürüz adlı adınca, Peyami Safa yazdığı günün popüler şarkılarını aktarır bize. Böylece farklı katmanlar, farklı değerler eklenir metne. Okumanın hazzı artar kimince.
Berlin’de üç gün boyunca sokakları arşınlıyormuş gibi görünen, müzeleri bir turist rehberi edası ile ve ancak o kadar gezen Ahmet Mithat’ın metni de hiç olmadık yerlerde hiç olmadık sürprizler çıkarır okuyucunun karşısına. Örneğin hiç gereği olmayan bir kart çıkartma konusu sıkıştırıverir araya. Katıldığı kongrede dağıtmaktan belki de, kartı bitmiştir yazarın. Bir ilan görür: ‘İki saat içinde kart basılır!’ cazip gelir bu teklif ve kendine kart çıkartmaya karar verir. Gerisini anlatıcısından dinleyelim:” evvel-be-evvel bu dükkâna girerek yüzer adet kâğıt imalini siparişle isimlerimizi herifin defterine kayıt eyledik. Kartlarımızı imal eyledikten sonra Friedrich Oteli kapıcısına gönderip parasını da ondan alması tembihi ile yolumuzda devam ettik ki bu sipariş meselesi yalnız şundan ibaret kalsa burada kaydına da lüzum görülmeyebilir idi. Çünkü vuku bulan müşahedeyi bu derecelere kadar uzatacak olsak cevelannamemiz kim bilir kaç cilt teşkil eyler idi. Ancak bu siparişin bir de tuhaf neticesi olduğu için buraya kaydına lüzum görüldü. Akşam otele döndüğümüzde vizite kâğıtlarımızın getirilmiş olup olmadığını kapıcıdan sual eylediğimizde, ‘Hayır efendim! Getirilmedi. Getirilmiş olsa idi akçesini verir hıfz eyler idim,’ cevabını alarak besbelli yetiştirilemedikleri için ertesi gün getirilecekleri ümidini kapıcıya tebliğ eyledik ve onun tarafından: ‘Getirirler ise parası verilir hesabınıza geçirilir.
Vazifemizdir efendim!’ cevabını alıp tatmin olduk ise de ertesi gün değil daha ertesi gün Berlin’den ayrılışımızın vuku bulmasına kadar kartlarımız gelmemiş idiler. Bizim de o kadar vazifemiz de değil a? Parasını vermedik ki aramaya mecbur olalım. Berlin’den sonra Avrupa’da bir büyük cevelan icrasıyla İstanbul’a gelip de, onun üzerinden de dört beş hafta geçtikten sonra bir gün Almanya Konsulatosu’ndan tebliğ olunan ve anlaşılmaktan uzak bir Fransızca ile yazılmış bulunan mektubun damgasında Berlin’de Ihlamurlar Altı Caddesi’nde fotoğraf ve kalem eşyası satan filanca adam yazılı olduğunu görmeyeyim mi? Herif vizite kâğıtlarının gecikmesinden dolayı bin türlü özürler dileyerek iki takımı on frank eden bu malın kendi üzerinde kalması, ziyanını icap ettireceğinden bahisle on frangı gönderip kartları aldırmaklığımızı rica eyliyor.
Eğer mektubun hatimesinde bu ricaya hakkı olmadığını itiraf etmemiş bulunsa idi hiç de merhamet etmeyecek idim. Zira bir iki saat zarfında yapılacağı mesuliyetini yüklendiği işi bir iki ay sonra yapan sanatkâr elbette her hakkını kaybetmiş olur. Fakat bu baptaki haksızlığını itiraf etmiş olduğu için merhamet ederek on frangı gönderdim. Kartlar buraya geldi. Madam Gülnar’ın ismine matbu olan yüz tanesini o sırada kendisi Fransa’da Nice şehrinde bulunmak hasebiyle oraya gönderdim. O da kendi hissesine isabet eden beş frangı buraya kadar bana gönderdi. Nasıl? Avrupa’nın bu yoldaki alışveriş ve haberleşmesi tuhaf değil midir?’
Ahmet Mithat sürprizlerle dolu bir yazar. Her konuda bir şeyler yazmaya, aklına her Eseni yazmaya ahdetmiş gibi geliyor insana. Hiç olmadık bir yerden, hiç olmadık bir başlıkla çıkıyor karşımıza. Bu defa Notos Kitap ve Zeynep Oktay sayesinde Berlin’de gezerken selamladı bizi. Teşekkür ederiz. Ve umarım yakın bir zamanda başka bir yerde başka bir konuda karşılaşırız onunla; arayı soğutmadan.

Yazıya Yorum Ekleyin

Not: Yorumlarınız En kısa Zamanda Yayınlanacaktır..