Kas 30

Goriot Baba
BAŞLICA KARAKTERLER

GORİOT BABA : Emekli olmuş bir imalatçı;bütün hayatı,bencil ve düzensiz kızları

üzerinde toplanmıştır.

BAYAN ANASTASİE DE RESTAUD : Goriot’ın en büyük kızı;güzel fakat bencil.

BAY RESTAUD : Anastasie’nin kocası;zamana uymayan kayın pederi kalpsiz

karısı,kendisini mahçup durumlara sokarlar.

BAYAN NUCİGHEN(DELPHİNE) : Goriot’un ikinci kızı;asiller tarafından kabul

edilmesini ister.

BAY NUCİNGEN : Delphin’in kocası;vizdansız bir maliyeci.

EUGĒNE DE RASTİGNAC : Asil bir aileden gelmekle beraber,çok fakir bir

genç;yükselmek için Paris’e gelir;ihtiraslı,düşüncesiz hareket

eden,iyi niyetli ama rüşvetle satın alınabilecek biri.

VİSCOYNTESS DE BEUSEANT : Eugéne ‘nin bir kuzeni; parlak ve maharetli.

MME. VAUGUER : Ucuz bir otelin sahibesi; cimri ve küçük hesaplar peşinde

giden bir kadın

VİCTORİNE TAİLLEFER : Maison Vauquer’de oturan saf, temiz, nazik ve sevimli

kız.

MME.COUTURE : Victorie’nin bir akrabası ve hamisi.

VAUTRİN : Hapisten kaçmış bir mahkûm; azimli, zeki, becerikli ve beşer tabiatı

ve cemiyet hakkında sinikal(şüpheci).

POİRET : Emekli bir kâtip.

MİLE. MİCHONNEAU : Evde kalmış kupkuru bir kız.

HORACE BİANCHON : Müşfik ve nazik bir tıp talebesi; sonraları meşhur bir

doktor.

BAY MAXİME DE TRAİLLES : Bayan Restaud’un sevgilisi; züppe ve islah olmaz

bir kumarbaz.

MARQUİS D’ADJUDA_PİNTO : Viscountess de Beauséant’ın sevgilisi.

SYLVİE VE CHRİSTOPHE : Maison Vauquer’deki hizmetçiler.

HİKAYE

1819 senesinde, Mme. Vaquer’in Paris’in her türlü kötülüklerinin işlendiği bir mahallesindeki yıkık dökük, fakat iyi bir isim yapmış oteline Eugéne de Rastignac adında genç bir hukuk talebesi gelir. Asil bir ailede dünyaya gelmekle beraber fakirdir ve Paris’te hem mesleğinde hem sosyal sahada yükselerek ailesinin servetini geri almayı ümit eder. Yanında Viscountess de Beauséant’tan bir tavsiye mektubu vardır ve böylece, Paris’ in gıpta edilen sosyetesine girmeye muvaffak olur. Bu hayatın cazibesine kapılarak kendisinden geçen genç, üniversiteyi unutur; bir eğlence ve safahat alemine dalar; annesi ile kız kardeşlerinin mücevheratlarını satarak kendisine gönderdikleri parayı harcar.

Maison Vauquer’de kalanlardan biri, makarna imalatçılığından emekli olmuş Goriot adında biridir. Otelde kalanların anlattıklarına göre, önceleri oldukça zengin olan ve hürmet edilen Goriot, şimdi en ucuz dairede kalır ve elbiseleri lime lime denecek kadar eskimiştir. Onun başına gelenler tedricen açığa çıkar. İki güzel kızı, asil ailelerin çocuklarıyla evlenmiştir; kızlarından biri şimdi kontestir, diğeri barones; fakat kızları kibirli ve müsrif insanlardır. Kocaları, kayın pederlerinin zenginliğine memnun iseler de , onu kendi evlerine götürmek istemezler. Kızlarını şımartarak yetiştiren Goriot, şimdi hayatını, onların kaprislerini yerine getirmekle geçirir; sadece onları değil, sevgililerinin dahi borçlarını öder. Fakat para suyunu çektikten sonra, adamın, kızlarını ziyaret etmesine müsaade edilmez ve onları ancak, ara sıra sokakta görür.

Eugéne, Goriot’ in büyük kızı Countess de Restaund ile tanışır ve onun kim olduğunu bilmeksizin delicesine tutulur. Kız, ilkin, onu evine alır, fakat babasının arkadaşı olduğunu öğrenince vazgeçer. Eugéne, o zaman , kuzeni Viscontes’in tavsiyesi üzerine, Viscountess de Beasuséant tarafından kabul edilmek ve sosyetede yükselmek isteyen kız kardeşi Barones de Nucingen’e kur yapmaya başlar. Viscontes tarafından kabul edilmek şartı ile, kız, Eugéne’nin sevgilisi olmayı kabul eder. Kız aynı zamanda, Eugéne’den, babası Goriot’e sathi de olsa hürmetle muamele etmesini ister. Goriot da böylece, Eugéne’ye, rahat bir daire tutar. Burada iki aşık buluştuğu gibi; Goriot, kızını ve Eugéne’yi zaman zaman ziyaret eder.

Eugéne, bu arada başka işler de peşindedir. Maison Vauquer’de, Victorine Taillefer adında bir kız yaşar. Zengin bir adamın kızı olmakla beraber, babası, onun kendi kızı olduğundan şüphe ettiğinden, Victorine, sefalet içinde yaşamaktadır. Otelde zeki, vicdansız ve oldukça şeytânî Vautrin adında biri de vardır. Vautrin, Eugéne’e , Victorine’nin erkek kardeşi öldüğü takdirde, babasının ailenin son bulmasını istemeyeceğini ve kızı tanıyacağını söyler. Böyle bir durumda da, kızın kocasının servete konacağını anlatır. Vautrin, Eugéne’nin, Victorine’ye kur yapmasını söyler. Bu arada, Vautrin de , kızın erkek kardeşini öldürecek ve kimse bunun bir cinayet olduğundan şüphelenmeyecektir. Vautrin, bu iş için, Eugéne’den, kârın sadece beşte birini ister.

Eugéne,böyle bir teklif karşısında şoke olur;onun için,Delphine’nin sevgilisi olmak,Victorine’nin kocası olmaktan daha şevklendiricidir.Vautrin,maamafih,bu gençarkadaşını soysuzlaştırabileceğine inanır ve onu yoldan çıkarmak için her şeye başvurur. Eugéne,sonunda,Victorine’ye muvakkat olarak kur yapmaya ve kızın kendisine aşık olmasına imkan hazırlamaya karar verir.Ardından oyunun ikinci safhası gerçekleşir.Victorine’nin kardeşi,bir düelloda öldürülür,fakat dehşet içinde kalan Eugéne,kızla evlenemeyeceğini söyler.O zaman Vautrin teklif edilir.Otelde,onun bir hapisane kaçağı olduğunu bilen iki kişi,polise ihbar ederler.

Bu arada,ihtiyar Goriot ölmek üzeredir.kızlarının kaprisleri yüzünden,son günleri,perişanlık içinde geçmiştir.Anastesie,sevgilisinin kumar borçlarını ödemek için,kocasının ailesinin mücevheratını satmıştır ve Goriot da,sorumluluklarını yerine getirmek için,yıllık tahsisatı ödemek zorundadır.Ayrıca,bir gece elbisesi için ödenmesi gereken bin frank meselesi vardır.Delphin ise, Eugéne vasıtasıyla davet edildiği Viskontes’in balosundan başka bir şey düşünmez.Babası ölmek üzere bulunduğu bir sıra dahi, Eugéne’nin,kendisini baloya götürmesinde ısrar eder.Goriot,ölür ve o anda baş ucunda, Eugéne ile Bianchon adında iyi kalpli bir tıp talebesinden başka kimse yoktur.Gömme masrafını onlar üzerine alırlar.Kızları cenazeye de katılmazlar.

Eugéne,böyle olduğunu hiçbir şekilde tahayyüt etmediği vicdansız ve sefil Paris sosyetesinden tiksinti duyar.Şimdi,bu cemiyetle olan ilşkilerinde daha temkinli kareket etmeye karar verir.Gerçi hala bu cemiye üzerinde zafer kazanmak isterse de, bu insanlardan nefret eder.ondan sonra,Delphine de Nucinghen’le birlikte yemek yer.

Kas 30

Son Yeniçeri ve İsyan

Son Yeniçeri ve İsyan

Son dönem Türk edebiyatı ürünleri arasında önemli bir yer alması beklenebilecek ve “tarihi roman” kategorisine girebilecek kadar çok tarih bilgisi içeren Son Yeniçeri adlı roman, tarihçi Reha Çamuroğlu’nun üç romandan oluşturmak istediği bir serinin ilk parçasını oluşturuyor. Roman, istisnalar dışında Osmanlı devleti’nin başkenti İstanbul odaklı bir mekan çerçevesinde 18. yüzyılın son yarısı ile 19. yüzyılın ilk yarısını kapsayan dönemin hareketli gelişmelerini konu alır. Osmanlı sarayı, yeniçeriler, ulema sınıfı, halk ve ayanlar gibi çok kutuplu bir iktidar ve çıkar çatışmasının hararetli ve kanlı hikayesini anlatan roman, konuya ilk olarak Petru adında, Müslüman olunca ismi Abdullah yapılan bir devşirmenin gözünden daha sonra ise bir yeniçerinin bakış açısından sunulmuştur. Dönemin uluslararası, insanlararası ve psikolojik gerilimlerini, dönemi yansıtan ama aynı zamanda anlaşılabilir bir dille anlatılmıştır. İçinde birçok tema bulunan Son Yeniçeri romanı, özellikle insanların farklı bağlamlarda içinde bulundukları düzenle ilişkilerini konu edinmiştir denebilir.

Reha Çamuroğlu bu romanında; “insanlar içinde yetiştikleri kurulu düzenleri sorgulamalı, gerektiğinde de tepkilerini ortaya koymalıdır” mesajını vermektedir. Bu yazıda, bu teze karşı üretilebilecek bir antitezin geçerliliği ve bu bağlamda tezin geçerliliği romandan örneklerle tartışılmaya çalışılacak, ardından da tezin temel sebeplerinden biri ortaya koyulmaya çalışılacaktır. Üçüncü paragraf antitezi, dördüncü paragraf bu antiteze verilen cevabı, beşinci paragraf tezin bir nedenini ve açıklamasını ve altıncı paragraf geniş bağlamı oluşturacaktır.

Son Yeniçeri romanının kurulu düzeni sorgulamak gerektiği gibi bir mesaja sahip olduğu tezine karşı olarak, romanın anlattığı tarihsel ve bölgesel gerçeklerle tezin uyum problemi gösterilebilir. Roman, sonuç itibariyle Osmanlı devletinin merkezi olan İstanbul’da 18. yüzyıl sonu ile 19. yüzyıl başı arasında geçmektedir. Bahsedilen dönemde, padişahın mutlak otoritesini ve padişaha (dolayısıyla otoriteye) “kul” olma durumunu benimsemiş, bu anlayışla eğitim gören bir toplum mevcuttur . Bu realite göz önünde bulundurulduğunda, bu romanda kurulu düzeni sorgulamak gerketiği mesajının verilmesi için realist olmayan yollara başvurulup dönemle çelişen karakterler kullanmak durumunda kalınacağı zannedilebilir. Zira okullarda, saltanata kutsal bir kurum gözüyle bakmayı öğrenen insanların bu otoriteyi hangi çıkış noktasındanve ne şekilde sorgulayacakları ciddi bir problem olarak öne çıkmaktadır. Yazarından ve ele aldığı konudan hareketle bir tarihi roman olma özelliği gösteren bu romanın, bu problemleri görmezden gelip mesajını vermek kaygısıyla dönemle ilgisi olmayan karakterlerden yararlandığını söyleyebilir miyiz? Bununla beraber, romanda bahsedilen baş kaldırışın yenilgi ile sonuçlanması da bahsedilen tezle çelişiyor gibi gözükebilir. Zira, sorgulamanın ve gerektiğinde baş kaldırmanın önerildiği bir metinde eğer bu pratiği hayata geçirenler istediklerine ulaşamıyor ve hatta kıyımdan geçiyorsa, bu metin mesajını nasıl kabul ettirecektir? Bu sorulara verilecek cevap, -eğer varsa- romanın mesajı hakkında da bir yorum yapma şansı doğurur.

Romanda anlatılan yer ve zamanla ilgili gerçekler romanın bahsedilen mesaja sahip olmasına engel teşkil etmemektedir, çünkü hiçbir insan topluluğu verilen eğitime veya geleneklere göre ideal bir homojen yapı göstermez. Başka bir deyişle bir toplumun gelenekleri ve eğitim sistemi ne kadar köklü ve sıkı olursa olsun, o toplumda yetişen bireylerin hepsinin aynı fikri yapıya ve değer yargılarına sahip olması beklenemez. Bu durum, insan doğasının esnek ve hükmedilemez yapısından kaynaklanır. Buraya kadar bahsedilen durum, romanda da geçen iki tarihi örnek üzerinden somutlanabilir. Bunlardan birincisi kilisenin son derece baskın bir şekilde hükmettiği ortaçağ Avrupasında yaşanan Fransız ihtilali , diğeri ise yine yakın zamanda yaşanmış olan ve Osmanlı ülkesinde cereyan etmiş bulunan Patrona Halil isyanıdır. Bu iki olayın da yaşandığı bölgesel ve dönemsel bağlam göz önüne alındığında aslında ne kadar gerçekleştirilebilir olaylar oldukları konusunda şüpheye düşülebilir. Ne var ki bu olaylar, yine son derece sıkı bir şekilde itaat etme eğitim almış insanlar tarafından gerçekleştirilmiş olaylardır. Dolayısıyla, Son Yeniçeri romanındaki düzeni sorgulayan karakterler de aslında gerçek dışı değil, olsa olsa “topluma göre radikal” olarak nitelendirilebilir. Ayrıca romanda düzene başkaldıran yeniçerilerin olayların sonunda hezimete uğramış olması da romanın mesajına engel değildir, çünkü romanda geçen diyaloglardan anlaşılabileceği gibi yazar, sorgulamanın sonucundan çok kendisine önem vermiş ve içinde yetişilen düzeni sorgulama cesareti gösterebilmeyi öne çıkartmıştır.

Bu romanın gelenksel düzeni sorgulayıp gerekirse karşı durmak gerektiğini öne sürdüğünü savunmak için en açık ve net gerekçe, romanın konusunu ele alışıdır. Yeniçerilerin lağvedilmesi ve Bektaşi ocağının kaldırılışıyla son bulan bir tarihi vakıayı anlatan roman, bütün sürece bir yeniçeri ağasının devşirme damadı (Sarı Abdullah) ile bir yeniçerinin (Sabit) gözünden bakarak alternatif bir bakış açısı getirmiş ve olaydan bu güne resmi kayıtlara “hayırlı vak’a” olarak geçmiş ve bu şekilde öğretilmiş olan bu olayı “hayırsız vak’a” olarak nitelerken bu anlamda geleneğe karşı en büyük duruşu kendisi sergilemiştir. Kendisi de Alevi olan Reha Çamuroğlu, Aleviliğin bir kolu olan Bektaşiliğin de tamamen yok edilmeye çalışıldığı, tekkelerinin yıkıldığı bu olaylar bütününü bir anlamda kendi durduğu noktadan yorumlamış ve son derece enteresan bir bakış açısı getirmiştir. Bu bakış açısı, konu hakkında ortaya koyulan resmi görüşün ve gelenekselleşmiş yaklaşımın tamamen aksi istikamettedir. Bu durum dahi başlı başına kurulu düzenin sorgulanışı ve yerleşmiş bir anlayışa karşı ortaya koyulan bir tepkinin ifadesidir. Böylece Reha Çamuroğlu, romanında Sabit’in küçüklüğünde hocasını sorularıyla sıkıştırmasını , Habib’in her durumda kendi çıkarı için düzene baş kaldırmasını, Abdi Baba’nın aykırı görüşlerini kendisi ile her muhabbet edene aktarma isteğini, ve genel olarak yeniçerilerin bir kısmı ile ortaya koyduğu sorgulayıcı/baş kaldırıcı tavrı desteklemiş ve kendi bakış açısını bir anlamda bu karakterlerle yansıtmıştır denebilir.

Sonuç olarak, Reha Çamuroğlu, Osmanlı devletinin bir dönemini (1769-1826 seneleri arasını ve Yeniçeri ocağının kanlı kaldırılışını) bir roman kurgusuyla anlattığı Son Yeniçeri adlı eserinde, gerek kullandığı karakterler ve gerkese anlattığı olaya yaklaşımı ile zaman zaman açık bir şekilde zaman zaman ise kapalı olarak kurulu düzenlerin sorgulanmadan kabul edilmemesi gerektiği mesajını vermektedir. Bu mesajın, insan doğasının varolan bir tarafı ortaya çıkarmakla ilgili olduğu açıktır. Zira insan, halihazırda kendisinde bulunan akıl sayesinde düşünüp, karşınına çıkan şeyler hakkında yorumlar yapar, onları bilinçli ya da bilinçsizce sorgular. İşte verilen eğitimin insanın bu sorgulayıcı tarafını geliştirmediği, aksine körelttiği zaman ve mekanlarda bu tip uyarı mahiyetindeki mesajlarla sorgulama yetilerini yeniden keşfedebilen insan etrafına sorular sorarak hayatı daha iyi kavrayabilir. Bu anlamda verdiği bu mesajla Son Yeniçeri romanı modern bir roman olarak görevini yerine getirmiş olmaktadır.

Kas 30

Kendi Ayakları Üstünde
Günlük 24 Haziran’la başlar. Serra yaz tatili için gittiği İzmir’deki Kuzeni Sıla’nın anlattıklarıyla konuya başlar. Arkadaşı Zeynep’in Amerika’da okuyan Nilgün ablasının Amerikalı bir gençle evlenme kararı alması ve bunun evdeki yankılarından bahseder. Yaşlıların bu olaya yaklaşımına, anne babanın olaya olumlu yaklaşımına ve genç yaşta Nilgün’ün aldığı böyle bir kararın etrafında yarattığı izlenimlerden bahsediyor. Bu arada Sıla’nın uçuk hareketlerine, ne olduğu belli olmayan mankenlik ajansına manken olmak için başvurmasına, kendini tanımadığı kişilere kaptırıp bir görüşte aşık olmasına ve sorumsuzca fevri hareketlerine yer veriyor. İzmir’den arkadaş grubuyla bir Akdeniz turuna katılır. Bu, annesinden ayrı ilk çıkacağı yolculuklutr. Kendisi on sekiz yaşlarına yeni girmiş lise iki öğrencisidir ve bu geziyi kendi ayakları üzerinde durmanın ilk aşaması olarak görmektedir. Kendisinde çok büyük değişiklikler görmeye başlamıştır. Bir kere, annesini iş nedeniyle üç günlük dış geziye göndererek bu süre zarfında evde yalnız kalmaya ikna etmiş ve bunu da çok güzel başarmıştır.

Erkek arkadaşının başkasıyla çıkıyor olması onu yıkmıştır, ama bunun gençlikte yaşanan ilk aşklardan olduğunu, unutlması gerektiğini yaşayarak ve tecrübe edinerek öğrenmiştir ve bunu da olgunlaşmanın bir aşaması olarak görmüştür. Arada bir Ankara’ya babaannesinin yanına ve ayrı yaşayan babasına ziyarete gider. Babasının evlenmeyi düşündüğü yeni bayandan, olgun görünen yetişmiş insanların da aynı çocukluk hatalarının yapabileceklerini ima eden konuları duyar. Daha çok okul çevresinde olup bitenlere günlüğünde yer verir. Özellikle öğretmeni Mualla Hanım’ın hayata atılmak ve kendi ayakları üzerinde durmakla ilgili verdiği tavsiyeler öğrencileri bayağı etkilemektedir. Meslek seçimi konusunda şimdiden karar vermeleri tavsiyesi üzerine, Serra da içinde gizli kalan gezme ve görme tutkusunun onu turizm mesleğine daha yatkın olduğunu keşfetmesini sağlar. Bunun içinde hafta sonları bir turizm acentasında çalışmaya gider. Burada gerçekten aradığı mesleğin turizm olduğunu keşfeder ve kararını verir. Mualla hanım o yıl 10 Kasım’ı Ankara’da Anıtkabir ziyareti şeklinde düzenler. Serra bu geziden çok etkilenir ve bu geziyle ilgili “10 Kasım ve Atatürk” diye içinden geldiğince bir kompozisyon yazıp bunu Mualla Hanım’a verir. Kompozisyon çok beğenilir ve bunu bir dershanenin düzenlediği Amerika’ya gezi ödüllü “10 Kasım ve Atatürk” konulu kompozisyon yarışmasına gönderirler. Yarışmada da Serra’nın yazısı birinci gelir ve iki haftalık Amerika gezisini kazanır. Şubat tatilinde de yine yalnız olarak yeni yerleri ve dünyayı keşfetmek için yola çıkar. Sırf bu geziye çıkmak için bile pasaport, vize, uçak bileti alma gibi birçok konuyla Serra ilk defa karşı karşıya gelir ve tüm bunları yaşayarak üstesinden gelmeyi başarır. Serra kendisinin ayakları üstünde durmasını sağlayacak yıldızını bulmuştur. Artık kararını vermiştir ve turizmci olacaktır. Akdeniz gezisi, yazı yarışmasını kazanması ve ABD gezisinin kendisine çok şeyler kazandırdığına inanır. Hem gönlü hem de kafası zenginleşmiştir. Cüneyt’e gelince tüm gezi boyunca hatırlamamıştır bile.

Kas 29

Bir Subayın Anıları
KİTABIN ÖZETİ :

1909 Yılında doğan Kenan KOCATÜRK’ün bu eseri kendisinin gözlemci ve araştırmacı kişiliği ile 90 yıllık birikiminin birleşmesinin ürünüdür. Kenan KOCATÜRK kendi deyimiyle asker bir aile içinde dünyaya gelmiştir. Evinde gördüğü ve bildiği bütün insanlar subay idiler. Bu yüzden meslek hayatı daha doğuştan başlamıştır.

Yazar kitabı çocukluğundan başlayarak öğrenciliği ve muvazzaflık müddetince çalıştığı bütün görevleri kapsayan 21 bölüme ayırmıştır. Kitap bu bölümler içersindeki ana temalar ve ilginç anektodlarla özetlenmeye çalışılmıştır.

ÇOCUKLUĞUM

Yazarın annesi ve babası 9 aylık bir evlilikten sonra aileler arasındaki sosyal görüş ve yaşam tarzı farklılıklarından dolayı ayrılmak zorunda kaldıklarından yazarımız belli bir yaşa kadar babasının varlığından bile haberdar değildir. Annesi, kendisini babasının kaçıracağı endişesiyle saklar ve babasına göstermez. Babasıyla ilk karşılaşması 5 yaşında iken olur ve bu karşılaşma yazarın belleğinde önemli bir yer tutar. Bu hadise, 1914 senesinde 1 nci Cihan Harbinin öncesine rastlamaktadır.

Yazar, Beykoz İlkokulunda okurken İstanbul işgal altında ve Kurtuluş Savaşı devam etmektedir. Paşabahçe – Beykoz Koy’u düşman zırhlılarıyla doludur. İngiliz, Fransız, İtalyan,Yunan harp gemilerinden askerlerin karaya çıkarak Beykoz Çayırı’nda top oynamaları ve zaman zaman çeşitli bahanelerle evlerde arama yapmaları çok manidardır. Bu aramalar esnasında halkın tecavüze uğramaktan korktuğu için evlerinden kaçtığı veya hayvanların bulunduğu ahırlarda saklandığı ilginç bir anektoddur.

Yazarın o yıllara dair bir başka hatırası oldukça acı vericidir. Beykoz İlkokulun’dan sonra Vefa Sultanisine kaydolan yazar her gün Beykoz’dan vapurla karşıya geçer ve okul bitiminde aynı yolla evine döner. Bu yolculuk esnasında Boğazda karşılaşılan her düşman gemisinin yanından geçilirken vapur’un kıç tarafında dalgalanan bayrağımız indirilir ve düşman gemisine selam verilir. O anlar, yazarımızın hayatının en acı ve en onur kırıcı felaket dakikaları olarak belleğinde yer etmiştir.

KULELİ

1923 yılında Kuleli Askeri İdadisi Rüştiye kısmında öğrenimine devam eden yazar, Kurtuluş Savaşı’ndan çıkmanın getirdiği imkansızlık ve sıkıntılara rağmen hayatının en heyecanlı, hareketli ve zevkli tahsil günlerini burada geçirdiğinden bahsetmektedir. Türk’lük gururu ve vazife aşkının da burada filizlendiğini anlatmaktadır.

Ülkenin üst üste geçirdiği savaşların doğurduğu maddi imkansızlık ve işgal altında kalan İstanbul’dan, Kuleli Askeri İdadisi de payına düşeni almış ve 1923 yılında adeta harabe halini almıştır. Zamanın şartları gereği Kuleli’de pedogojik ormasyon sahibi öğretmen bulunmamakta, bunun yerine : Sakarya , Dumlupınar Meydan Savaşlarından yeni dönmüş, savaşın tozunu dumanını taşıyan genç gazi Subaylar eğitim vermektedir.

Kenan KOCATÜRK 1928 yılında Kuleli Askeri İdadisi’nden mezun olurken bir diploma törenini bile yapılamamış olmasını, içinde bir burukluk olarak o günden bu güne taşımıştır.

HARBİYE

01 MAYIS 1928 tarihi yazarın Harbiye’ye başlangıç ve aynı zamanda da askerliğe duhul tarihidir. Harbiye’de o dönemde dahili ve harici olarak ikişer kat elbise ve ayakkabı dağıtıldığı halde, yazarın annesi, dişinden tırnağından arttırdığı para ile Mercan Yokuşu’ndaki askeri terzilerden meşhur “Dimosten’e”, Subayların giydiği hakiki gabardin kumaştan bir Harbiyeli elbisesi diktirmiş ve Harbiyeli Kenan KOCATÜRK okula ilk gün bu elbise ile gitmiştir. Okula ilk gün meslek sınıflarına ayrılmak üzere toplanılmış, Kenan KOCATÜRK ilk önce süvari olmak istese de Topçu sınıfına olan rağbet yüzünden kendisi de bu sınıfı seçmiştir. Yapılan seçmeler ardından topçularla piyadeler Selimiye Kışlasında 6 aylık Kıt’a stajı görmüşler ve 31 EKİM 1928 ‘de Çvş’luğa yükselerek staj bitimi Harp Okuluna dönmüşlerdir.

Yazar, o günlerde Harbiye’deki hoşgörü ortamından da şöyle bahsetmektedir : “Cumhuriyetin en hararetli yıllarında, ATATÜRK hemen aşağıda Dolmabahçe Sarayı’nda yaşarken, yukarıda Harbiye’de ezan okunur, isteyen serbestçe ibadetini yapar, isteyende yapmaz ama kimse de bunu bir mesele yapmazdı. Ders talim vb. plan ve programları da dini kurallara uydurmak için hiçbir değişiklik yapılmazdı.”

Yazar ayrıca o günlerde ülkede bir mezhep sorunu olmadığını şöyle ifade etmektedir : “Bazı arkadaşlarımız Alevi imişler. Anadolu’nun çeşitli yerlerinden Alevi bir aileden geldikleri için. Ama bundan kendilerinin de haberi yoktu. Biz de bilmezdik!. Ancak 1950’den sonra çok partili demokrasiye geçilip partizanlar dini politikaya alet etmeye başladıktan sonra yavaş yavaş anlaşıldı. Onlara Alevi oldukları söylenmiş. Bu işe onlar da, bizler de şaşmış, gülüp geçmiştik”.

TOPÇU FEN TATBİKAT MEKTEBİ (TOPÇU OKULU)

Yazar, Topçu Okulunda derslerine giren Riyaziye Hocası Galatasaraylı Halit Bey’in ilginç bir anısını naklediyor. Babası Balkan Savaşından önce Edirne Valisi olan Halit Bey, bir gün babasının yanında Edirne muhafızı Şükrü Paşa’yı karargahında ziyarete giderler. Vali Paşa’nın huzuruna girer ve oğluna da Subay Gazinosunda kendisini beklemesini söyler. Halit Bey babasını beklerken Subay Gazinosunda gördüğü manzarayı şöyle anlatıyor : “20 kadar masa, her masanın başında karşı karşıya oturmuş 40 subay tavla oynuyorlar. Gürültü ve sigara dumanından göz gözü görmüyor ! Hayretler içinde kaldım ! Çünkü hepsinin o kadar çok işi vardı ki, en azından okumaya öğrenmeye ihtiyaçları vardı. İşte beyler; ilerde bir Balkan Harbine maruz kalmak istemiyorsanız siz böyle yapmayın, boş zamanlarınızı değerlendirin ”. Bu hikayeyi bir sivil Hocadan dinleyen yazar, bundan çok etkilendiğini belirtmektedir.

Bu nasihatlerin de etkisiyle Kenan KOCATÜRK topçu okulunda hiç boş durmamış, zamanını çok iyi değerlendirmiştir. Bir yandan futbola olan ilgisi, bir yandan da derslerine giren Alman Hocaları anlama isteği ile Almanca öğrenmesi, aynı zamanda keman derslerini devam ettirerek İstanbul’un en büyük orkestrasında çalmaya başlaması onun bu dönemde sosyal aktivitelerini oldukça geliştirmesini beraberinde getirmiştir.

TOPÇU ATIŞ OKULU

Yazar, Harp Okulu 2 nci sınıfın son zamanlarına geldiğinde Metris çiftliğinde topçu atışları eğitimine başlamıştır. Burada bir ay kalarak Topçu okulunda öğrendiği teorik bilgilerin pratik uygulamasını yapacaktır. Atışlarını 7.5’luk KRUP toplarıyla yapmaktadırlar. İlk olarak tanzim atışı yaparlar, sıra tesir atışına gelindiğinde ise boşuna mermi sarf etmemek için atış durdurulurmuş. O zamanlar ülkenin içinde bulunduğu şartlar zor olduğundan mermi tasarrufuna riayet etmek kesin ve zorunluymuş.

Batarya komutanları her öğrenci ile tek tek ilgilenir, atış konusunda bilgilerini sınarlar, bazı öğrencilere mermi attırırlar, bazılarına ise attırmazlarmış. Atılan her mermi gözetlenir ve sonucuna göre durum değerlendirilmesi yapılırmış.

Yazar okulda iken haftada sadece bir gün çarşı iznine çıkar Edirnekapı’ya gelir, diğer öğrenciler gibi evine gider, pazar akşamı tekrar Edirnekapı’ya gelir ve buradan da atlarla okula giderlermiş.

Topçu Atış Okulu böylece biter ve kur’alar çekilir. Kenan KOCATÜRK Adana 7 nci Tüm.7 nci Top.Alayı Uçaksavar Bataryası’nda görevlendirilir. Ülkenin dört bir yanına dağılarak yıllarca beraber öğrenim gördükleri arkadaşlarıyla ayrılırlar.

İLK KIT’A HİZMETİ

(7 NCİ TOPÇU ALAYI – ADANA) :

Kenan KOCATÜRK ilk kıt’a hizmeti için 7 nci Tüm. 7 nci Top.Alayı emrine verilmişti. Burada 1930 model 7.5/42’lik Armistrong WİCKERS uçaksavar toplarının bulunduğu 6.Bat.’da görev yapacaktı.

İstanbul’dan ayrılarak ilk büyük yolculuğunu yapan yazar kendi deyimiyle Dünya’nın ne kadar büyük olduğunu bu seyahatle anlar.

Adana’ya annesi ve dayısının 8 yaşındaki kızıyla birlikte giderler. Bir ev kiralayıp yerleştikten sonra Alayda göreve başlar ve Teğmen rütbesinde Batarya Komutanlığı’na vekalet eder. Bu sürede bütün alay personeliyle tanışır ve görevinde başarı göstererek tecrübe kazanır.

Adana’da görev yaptığı sırada devlet büyük maddi fedakarlıklara katlanarak en yeni ve pahalı silahları almışsa da diğer hususlarda fakirlik ve perişanlık devam etmektedir. Her türlü eşya ve teçhizatta iğneden ipliğe her konuda azami derecede tasarrufa önem verilir, Devlet bütçesinden Silahlı Kuvvetlere çok az para ayrılmaktadır. Çünkü ATATÜRK, “Yurtta Sulh! Cihanda Sulh!” demiştir ve memleketin hızla kalkınmaya ihtiyacı vardır. Üniversitelere, yüksekokullara, demiryollarına ve limanlara, fabrikalara öncelik verilmesi gerektiğinden kışlalarda talim-terbiyeden daha mühim olarak okuma yazma öğretilir, her bölük ve batarya bir ilkokul dershanesi, Subaylar da öğretmendir.

GÜZEL İZMİR

Gnkur.Bşk.lığı’nca 2 nci Or. bölgesindeki Kor. Uçaksavar Bataryalarının, lojistik ve eğitim bakımından bir Tabur halinde birleştirilmesine karar verildiğinden, Kenan KOCATÜRK’ün görev yaptığı batarya 18 MART 1933 günü bütün silah, malzeme ve teçhizatı ile, erat, subay ve aileleriyle birlikte trenle Adana istasyonundan İzmir’e gönderilir. Batarya İzmir’de Hilal mevkiine yerleştirilir. Gnkur.Bşk.Mareşal Fevzi ÇAKMAK İzmir’e gelip Taburu görmek ister. Ancak daha garnizonu görür görmez fena halde kızar ve denetlemekten vazgeçer. Sebebi ise Hilal mevkiinde daha önce sel baskını nedeni ile bir Taburun zarar görmüş olması ve şimdi de çok kıymetli araç ve teçhizatların tehlike altında bulunmasıdır. Bu sebeple tabur acele Gaziemir’de 195 nci P. A. içersine sıkıştırılır.

01 NİSAN 1934’de Harp Akademisi sınavını kazanan Kenan KOCATÜRK bu tarihten itibaren 6 aylık piyade stajı için 195 nci P.A.3 ncü Bölüğüne katılır.

İzmir‘de görevli olduğu süre içersinde soyadı kanunu çıkar ve KOCATÜRK soyadını alır.

Bir süre sonra bir motorsiklet kazası geçirir ve hastanede tedavi edildikten sonra taburcu edilerek 20 gün istirahat alır. Birkaç gün sonra iyice iyileşerek istirahatinin bitimine kadar kendisine bir seyahat planı çizer. İran Şehinşahı Rıza Şah Pehlevi ATATÜRK’ün davetlisi olarak Ankara’ya gelerek 30 AĞUSTOS 1934 Zafer Bayramındaki törenlere katılacaktır. Kenan KOCATÜRK’te fotoğraf makinasını alarak Ankara’ya gelir ve sadece Ankara’ daki törenleri izlemekle kalmaz Eskişehir’deki hava gösterileri sırasında da ATATÜRK ve Rıza Şah PEHLEVİ’yi takip ederek fotoğraflarını çeker. Oradan da onlarla birlikte İzmir’e giderek oradaki programlarını takip eder.

İZMİR HALKEVİ ORKESTRASI

20 Günlük istirahat ve gezi sonunda, Kenan KOCATÜRK piyade stajına devam etmek üzere görevli olduğu alaya iltihak eder. Burada görevini sürdürürken bir yandan da cumartesi akşamları İzmir Halkevi Orkestrasının provalarına katılır. İzmir Halkevi Müdürü Lütfi KIRDAR’ın girişimiyle 57.Tüm.Komutanlığı’ndan Kenan KOCATÜRK için “İzinli ve tatil günlerinde Halk evi çalışmalarına katılmasında bir sakınca yoktur.” şeklinde resmi izin çıkartılır. Bu olay Kenan KOCATÜRK’ün hayatına yeni bir yön verecek ve evleneceği insan olan Karşıyaka Kız Muallim Mektebinin müzik öğretmeni Suzan NAYMAN’la tanışmasına vesile olacaktır.

Kenan KOCATÜRK ve Suzan Hanım Balıkesir’de düzenlenen bir konsere İzmir Halkevi Orkestrası ile birlikte davet edilir. Bu konser ve yolculuk esnasında iyice tanışırlar ve bir süre sonra nişanlanırlar.

İzmir’de günler böyle geçip giderken bir gece sefer görev emri alır. Gideceği yer Seferihisar ile Kuşadası arasında Gümüldür bölgesindedir.

Bataryanın görevi 12 km. genişliğinde bir sahili gözetlemek ve İtalyanlara gözdağı vermektir. Gümüldür’de zamanın çoğu tahkimatla geçer. Asıl genç bölük eratı, gözetleme ve eğitim görevlerini yaparken memleketin her yöresinden gelen ne kadar bakaya ,asker kaçağı, vs. varsa bunlarda ellerinde birer kazma kürekle avcı siperleri , hendekler ve silah mevzileri kazmaktadırlar. Günlerden bir gün Mareşal Fevzi ÇAKMAK İzmir’e gelmiş ve buraya toplanan yaşlı erlerin ne yaptığını merak ederek Gümüldür’e uğramış. Burada 50 yaşlarında saçları kırlaşmış bir askere sormuş:

“Hemşerim ,nasılsın,iyi misin? Ne yapıyorsun böyle?”. Asker elindeki kazmaya dayanarak cevap vermiş:

“Paşam! Biz buraları boşuna kazıyok! Aha! Oraları buraları ,enine boyuna her tarafı kazdık yine de İtalyan çıkmadı .Çıkmaz buralardan İtalyan Paşam.”

Meğerse adam “İtalyan’ı” bilinen Reşat Altını veya Fransız Napolyon Altını gibi bir altın çeşidi sanıyormuş. Mesele anlaşılınca paşalar gülmeye başlamışlar. Fakat mareşal gülmeyerek şunları söylemiş :

“Askerlerinize yaptırdığınız işin maksadını, hangi gaye uğruna ter ve kan döktüklerini iyice anlatmaz iseniz işte böyle gülünç olursunuz.”

Bu sözü Kenan KOCATÜRK “En büyük askerden en büyük ders almak” şeklinde yorumlamıştır.

HARP AKADEMİSİ

Staj süresi sona ermiş 1935/36 ders yılına başlamak üzere 1 KASIM’da İstanbul’da Harp Akademisinde bulunması emredilmişti. İmtihanı kazandığının ilk müjdesini 1928’lilerden Selahattin KARALAMU vermişti. Akademi birinci sınıfta derslere başladıktan 15 gün sonra aniden hastalanarak Gümüşsuyu Askeri Hastanesi’ne yatmış, Paratifo teşhisi konmuş, hastane doktorlarının özel ihtimamıyla 15 günde iyileşmiştir. Bir ay sonra tekrar derslere başlamış ancak arkadaşlarından çok geride kalmıştı. Diğer taraftan hastane dönüşü evde de huzur kalmamıştı, okula müracaat edip, bekar öğrenci olarak kalacak yer vermelerini istemişti.

Akademideki günleri, Kurmay gezileri, harp oyunları, deniz stajları vs. bunların hepsi bitmiş sıra diploma törenine gelmişti. Tören adet yerini bulsun diye yapılan zoraki bir tören idi. Çünkü; Atatürk’ün aşağıda Dolmabahçe Sarayında o menhus hastalıktan kurtulma ümitleri biraz daha azalarak yatmakta idi.

Diplomasını aldıktan sonra, Manisa’da bulunan 16 ncı Tümen 26 ncı Topçu Alayının 5 nci Batarya Komutanlığı’na atandı. 22 EKİM 1938’de kıtasına iltihak etti. Manisa günlerinin ilk ve tek olayı Atatürk’ün ölümüdür.10 KASIM 1938 günü bütün vatan gibi Manisa’da bu kara haber ile sarsılmıştır.Telefonla bir gün önce emir gelmiş ve Alay 101 pare top atışı için hazırlık yaparak atış için emir beklemiştir.

GENELKURMAY BAŞKANLIĞI’NDA STAJ

O yıl akademiden mezun olan arkadaşları ile Mayısın 2 nci haftası Ankara’da toplanmışlardır. Yeni görevlerine başlamak üzere kışla komutanlığına iltihaklarını bildirmişler ve ayrı ayrı herkesin staj yapacağı yerler tespit edilmiştir. Staj yeri olarak eğitim dairesi 8 nci Şube (Okullar Şubesi)’ye verilmiştir. Staj süresi 6 aydır. 2 nci cihan Harbinden evvel müttefiklerle Ankara antlaşması için hazırlık çalışmaları yapılmaktadır. Her türlü lojistik destekten başka Suriye’den getirecekleri Fransız Tümenleri ile Trakya’daki orduyu takviye edebileceklerini söylemektedirler. Yaklaşan savaşa hazırlık olarak topçu sınıfının seferi cephane stokunu tamamlamak için Kırıkkale’deki mühimmat fabrikasına büyük miktarlarda sipariş verilmiştir. Genelkurmay’ın talimatına göre her ikmal kademesindeki cephane paylarının belirlenen tarihe kadar tamamlanması gerekmektedir.Silahlı Kuvvetlerden çeşitli dallarda asker, yüksek mühendis’in önemi ancak 2 nci Cihan Savaşının yaklaştığı yıllarda hissedilmeye başlamış ihtiyacın bir an evvel ikmali için tedbirler alınmıştır. 1930’lardan itibaren bu konuya önem verilerek ihtiyacın karşılanması için Harp Okullarından topçu, muhabere, istihkam fen tatbikat okullarından müsabaka imtihanları ile seçilenleri çeşitli dallarda yüksek mühendis yetiştirilmek üzere Almanya ve Fransa’daki okullara göndermişlerdir.

01 EYLÜL 1930’da 2 nci Dünya Harbi başlamış, Almanya Danzig koridoru meselesi bahanesi ile Polonya’ya saldırmıştır. Polonyanın meşhur Simigli Riç memleketinin bütün hudutlarını savunmak için kuvvetlerini, geniş sınırlarına dağıtmıştır. Alman orduları zırhlı, motorlu kuvvetleri ve hava kuvvetleri ile gelip geçerek, birkaç günde Varşova’ya dayanmışlardır.

22 NCİ PİYADE TÜMENİ VE İZMİT ORTAOKULU

1939/40 eğitim yılı başlamıştır. 22 nci Tümen kuruluş halindedir. Yeni tayin olan Subaylar Tümene katılmaktadır.

En önemli işleri seferberlik hazırlıklarıdır. Evvelce yapılmasına rağmen (1930 seferberlik hazırlıkları) seferi kuruluş ve kadrolarda önemli değişiklikler yapılmış olduğundan Genelkurmayca yeniden yapılması emredilmiştir.

Mart’ın sonuna doğru Genelkurmay’dan bir tamim (genel bildiri) gelmiştir. Ateşe Militerlik için müsabaka imtihanı açılacaktır. Sayılan niteliklere haiz Yüzbaşı ve Binbaşı rütbesindeki Kurmay Subaylardan istekli olanların dilekçeleri ile birlikte 28 Mart günü mesai bitimine kadar Genelkurmay Personel Müdürlüğü’ ne şahsen başvurmaları emredilmektedir. İmtihana girmek üzere hemen Ankara’ya gitmesi gerektiğini arkadaşı Zeki İlter’den öğrenir. 09 NİSAN 1940 günü sözlü imtihan yapılacaktır. Sözlü imtihana Mareşal’in huzurunda girecektir. İmtihana girer, bu sefer kesin kazandığının haberini almadan İzmit’e dönmek istemez. Kazandığı haberini aldıktan sonra nereye ve ne zaman tayin edileceğini bilmediği için beklemek zorundadır. Sonunda Bükreş Ateşemiler Vekilliği’ne tayin edildiğini öğrenir.

İSTANBUL’A VEDA ROMANYA ATEŞEMİLİTERLİĞİNE ATANDI

25 HAZİRAN 1940 günü Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği Hükümeti Rumen Kraliyeti Hükümeti’ne ağır bir nota vermiş,memleketin iki büyük önemli parçası (Boserabya ve Bukavina )’yı kırksekiz saat zarfında Rusya’ya teslim etmesini istemiştir. Yazar 26 HAZİRAN 1940 sabahı sefarethaneye gider. Birinci büyük şansı olarak Büyükelçi Saim Hamdullah Suphi TANRIÖVER ile görüşür. Kendisini daha okul sıralarından beri gıyaben tanımaktadır. Büyük Türk milliyetçisi, Kurtuluş Savaşı’nda Atatürk’ün yanında olmuş Milli şairimiz Mehmet Akif ile birlikte karış karış Bütün Anadolu’yu dolaşarak halkın moralini yükselten milli hatibimiz olarak tanınmıştır.İkinci büyük şansı da burada Alman Ataşemiliter Muavini olarak karşılaştığı eski hocası Kur.Yar.Max Braun olmuştur. Kendisi Yıldız Harp Akademisi’nde zırhlı birlikler, motorlu birlikler ve hava indirme birlikler tabiyesi öğretmenliği yapmıştır.

Romanya’da Ateşemiliterliğimizden başka iki Kurmay Subayımız daha bulunmaktadır. Bunlar P.Kur.Bnb. Lütfi GÜVENÇ ile birlikte Suvari Kur. Bnb.Nihat GÜDEN ‘dir. Bu komutanlar Balkan Antantı ile ilgili iki ordu arasında Subay değişimi anlaşması gereğince Türkiye’deki iki Rumen Subayına karşılık, Rumen ordu birliklerinde misafir olarak kalmaktadırlar.

Yazara göre Romanya, hem coğrafya, hem tarih bakımından bize son derece yakın olup yine de bir Avrupa ülkesi olarak sosyal ve ekonomik farklılıkları olan bir ülkedir. Petrol, kereste, buğday vs. bakımından zengindir. Yazarın bu göreve gelmesiyle birlikte hayat standartı yükselmiş ve daha üst bir sosyal sınıf çevresine girmiştir. Henüz kıdemsiz bir Yüzbaşı olarak Türk Ordusunu temsilen yabancı Generallerle, Nazırlar ile hatta Mareşal Antenescu ile konuşabiliyordur. Bu görevi dört yıl kadar yapmıştır. Romanya küçülmüş durumdadır. Siyasi düzenlemelerden sonra EKİM 1940 ‘tan itibaren Alman birlikleri Romanya’ya gelmeye başlamıştır.

Yazarın Romanya’da tanıdığı meşhur şahsiyetlerden biri de Azerbaycan eski Cumhurbaşkanı Mehmet Emin RESULZADE ‘dir. 1917 bolşevik ihtilali ile Çarlık Rusyası yıkılınca bağımsızlığına kavuşan Azerbaycan’da Cumhuriyet ilan edilmiş ve Müsavat Fırkası Genelbaşkan’ı sayın Mehmet Emin RESULZADE Cumhurbaşkanlığı’na seçilmiştir. Ancak kardeş Azerbaycan’ın bu istiklal ve hürriyeti iki yıl kadar devam etmiştir. Koministler her tarafta tekrar Çarlık Rusyası topraklarına sahip çıkmışlardır.

Bükreşte 2 nci Dünya Savaşı’nın o zor günlerinde yoğun ve çetin çalışmalar ile günler ve aylar geçtikçe yazarın maddi durumu da yükselir. Dışişleri mensupları para operasyonlarında tecrübeli ve başarılıdırlar. Büyükelçinin emri ile bütün personelin maaşları ve resmi tahsisat duruma göre en elverişli operasyona tabi tutulmaktadır. Ekseriye personelden biri üç ayda bir sıra ile bu görevi yüklenerek Zürih ‘e gider. 1942 TEMMUZ’unda elçilik mensuplarının üç aylık maaşlarını İsviçre’den alıp getirmek görevi Kenan KOCATÜRK’e verilmiştir.

DOĞU CEPHESİNİ ZİYARET

1941 EKİM Ayı’nın ikinci haftası başlarında Genelkurmaydan Mareşal’in imzası ile şöyle bir emir gelir.

Alman Orduları Başkomutanlığı’nın daveti üzerine bir Türk Askeri Heyeti Doğu Cephesini ziyaret edecektir. Heyet, Harp Akademileri Komutanı Korg.Ali Fuat ERDEM ile Bükreş Ateşemiliter Vekili Kur.Yzb. Kenan KOCATÜRK’ten müteşekkildir. Bu heyete Emekli General Hüsnü Emir ERKİLET’te asker yazar olarak refakat edecektir.

Heyet, en geç 15 EKİM 1941 günü Bükreş’te toplanarak Alman Orduları Başkomutanı’nın hazırladığı programa göre buradan itibaren geziye devam edecektir. 17 Ekim günü Doğu Cephesine gidilir. Seret nehri üzerinde Rumenlerin savunma tesislerinde bazı askerler görülür. Heyet daha sonra Purut’u da geçerek Tigina (Eski Osmanlı kalesi) da Dördüncü Romen Ordusu Karargahında misafir olarak kalırlar. 18 Ekim sabahı otomobillerle doğu cephesine hareket edilir. Bu cephe gezisi 16 gün sürmüştü.

ATEŞEMİLİTERLİK GÖREV SÜRESİ UZATILIYOR

Yazar, 1943 TEMMUZ başında Genelkurmay Başkanlığı’ndan Mareşal Fevzi ÇAKMAK imzalı bir mektup alır. Mektupta Yüzbaşılıkta bekleme süresinin 9 yıla indirilmesinden dolayı 30 AĞUSTOS 1943 ‘den evvel yurda dönmesinin gerektiği ama eğer 1 yıl geç terfiye razı olursa Bükreş’teki Ateşemiliterlik görevinin 1 yıl daha uzatılacağı yazmaktadır. Uzun uzun düşündükten sonra Mareşal’in, Dünya savaşının en kritik döneminde onun görevlerinden memnun kaldığını düşünür ve orada kalmasının daha doğru olacağı kanaatine varır. Böylece bu teklifi kabul ederek ,Bükreş’te bir yıl daha kalacaktır.

1942 yılı sonlarında durum Balkanlar ve Türkiye için kritik bir safhaya girmektedir. Bu süreç Almanya için sonun başlangıcı anlamına gelmektedir. Alman orduları bütün cephelerde kötü duruma düşmeye başlamıştır. Romanya Stalingrad cephesinden ağır zaiyat vererek çekilir, Hükümet siyasi bir çıkmaza girdiğini görür ve çare arar. Başbakan Mihail ANTENESCU eski dostu büyükelçimiz TANRIÖVER ile bağlantı kurar. Müttefiklerle birleşmesi için Türkiye’nin aracı olmasını ister. TANRIÖVER Romen Hükümetinin teklif ve planlarının Türkiye’ye götürülmesi için bir kurye ister. O sıralarda kuryelerimizin sık sık saldırıya uğramasından dolayı kurye bulmakta zorluk çekilmektedir. Yazar bu görevi severek kabul eder. Ertesi gün Ankara’ya doğru trenle yola çıkar, fakat Amerikalıların Sicilya’ya çıkartma haberi üzerine Sofya’da bir telaş başlamış, yoğun askeri nakliyat yüzünden Sofya’dan tren hareket saati iptal edilmiştir. Bunun üzerine Sofya büyükelçiliğine geçerek trenin kalkış saati olan 24:00 ’e kadar bekler. Trende yolculuk eden A.Halil PAŞA’yı uğurlamaya gelen Türk heyeti ile sohbet ederken kurye çantasının bir başka kişi tarafından götürüldüğünü fark eder. Acemi casusu garın dışında iki Alman askerinin yardımıyla yakalar ve çantasını geri alır. Ankara’ya çantayı eksiksiz olarak teslim ettikten sonra İstanbul’a geçer. Fakat orada bir günden fazla kalamaz ve Bükreş’e geri döner. Bir yıl kadar Bükreş’te çok aktif bir sosyal hayat yaşar.

1945’in ŞUBAT ayında Stalingrad’ı kurtaran Sovyet orduları, 3 ncü ve 4 ncü Romen ordularını İtalyan, Macar,Hırvat kuvvetlerini önüne katmış kovalamaktadır. Bu sırada yazar Romen Kuvvetleri hakkında bilgi vermek üzere Genelkurmay Başkanlığı tarafından Ankara’ya çağırılır. Ankara’da Genelkurmay Başkanlığı’nın kendisinin çalışmalarından ne kadar memnun olduklarını öğrenir. Daha sonra kıt’a görevini tamamlamak üzere İstanbul Kartaltepe’ye 2.nci Zh.Tug’a tayin edilir. Bükreş’te veda ziyaretleri sırasında Mareşal Mihail ANTENESCU tarafından “Kraliyet Kılıçlı Taç Madalyası” ile ödüllendirilir ve ayrıca Kral huzuruna çıkartılır.

2 NCİ ZIRHLI TUGAY

Rus orduları Nikolayef’ ve Odessa’yı geri almışlar, Romanya hudutlarına dayanmışlardır. Harbin sonlarına doğru Sovyet Rusya, müttefikler cephesinde savaşmamış Türkiye’nin, kendi kaderi ile baş başa bırakılmasını istemektedir. İngiltere ve Amerika’nın ilgi ve desteğini de engellemeye çalışmaktadır. Böylece savaştan sonra bizi yalnız yakalayacak, siyasi emellerine ulaşacaktır. İsmet İNÖNÜ Harbin başında ve Harp içinde yürüttüğü başarılı politikasını harbin sonunda da yürütür. Nitekim Türkiye, 1945 ŞUBAT’ında Almanya ve Japonya’ya harp ilan etmiş ve B.M.lere girdiğini kabul edip imzalamıştır.

Yazar oturmak için Suadiye’de iki katlı villa tipi bir köşk satın alır. (Halen bu evde oturmaktadır). Bükreş’ten getirdiği lüks eşyaları ve iki arabası 4 yıl Dünya Harbi sıkıntıları ile boğuşmuş çevresi ve Subaylar tarafından hoş karşılanmamıştır. Alay Komutanı’nın makam aracı dahi kendi aracı yanında külüstür kalmaktadır. Bu lüks yaşantısından dolayı kendisine 1945 MAYIS ayında mal beyannamesi vermesi emredilir. Beyannameyi eksiksiz olarak doldurmuştur. Fakat bu tarihten 4 ay sonraki Binbaşı terfiinde bir kurmay hizmeti beklerken Selimpaşa’ da 46 ncı Tüm.46 ncı. Top.A.1 nci Tb.K.lığı’na atanmıştır. Buna çok içerlemiş ve hayatı boyunca bu haksızlığı unutmamıştır. Görevi esnasında birkaç denetlemeyi ve Gnk.Bşk.lığı’nın denetlemesini alnının akıyla vermiştir. Bu haksızlığa daha fazla tahammül edemeyerek sanki isyan edercesine NİSAN 1946’da bir savunma dilekçesi yollamıştır. Dilekçe yerini bulmuş ve Genelkurmay Başkanı Org.OMURTAK tarafından Aşkale’de kurulacak yeni Zırhlı Tugay’ın Kurmay Başkanlığı’na atanmıştır.

ŞARK HİZMETİ

Aşkale ‘deki birlikte boş araziden başka bir şey yoktur. Yazara göre her şeyi sıfırdan kendilerinin yapması gerekmektedir. (Özellikle de erlerin koğuşlarını ve personelin lojmanlarını). Çünkü Erzurum’da kış şartları çok ağırdır. Yazar bir gün Kolordu K.’nın verdiği emirde : “Karşımızda iki büyük düşman var biri Rus diğeri kış.” dediğini belirtir.

Askerin ve personelin büyük bir fedakarlık ve gayretiyle 4 ay içinde kışa hazırlık tamamlanır. Bu sırada birliğe katılmalarla Tugay iyice büyümüştür. En son olarak bando dahi gelmiştir. Yazar, Aşkale’de kıdem tezini de vermiş, görevi esnasında Aşkale’de bir kayak kazası geçirerek ölüm tehlikesi atlatmış, uzun süre komada kalmıştır.

Yazarın 1950 AĞUSTOS’undaki Yarbaylığa terfi sırası geleceğinden 1949 AĞUSTOS’unda kıta’ya çıkarak bir yıl Kıt’a hizmeti yapması gerekmektedir. Bu nedenle 9 ncu Kolordu Bağımsız Uçaksavar Topçu Tabur K.Lığına tayin emri alır. Fakat ayrılırken Tugay Komutanı ve birkaç subayla yaşadığı tatsız olaylardan dolayı Tugay Komutanı hakkında verdiği şikayet dilekçesi (ne kadar haklı olursa olsun bir Kurmay Subayın kendi Komutanını ihbar ve şikayeti kabul edilemez mantığı) ileride önüne bir engel olarak çıkacaktır.

Problemli bir Subay olarak 9 ncu Kolordu’daki görevine başlar. Bir hafta sonra Kolordu Komutanı birliğini ziyaret eder. Bu sırada kapıdaki kara sinekler Komutanın dikkatini çeker ve bunların yok edilmesini emreder. Bu iş orada kendisinin en zor görevi olmuştur. Daha sonra Garsiya’ya mektup adlı eseri Türkçe’ye çevrilmiş ve subaylarına dağıtmıştır. Şehitlere duyduğu saygıdan dolayı oradaki şehitliği örnek hale getirmiştir. Kor.K.nın verdiği emir ile Eskimo’ların evlerine benzer evler yaparak diğer birliklerin beğenisini kazanmıştır.

TEKRAR GENELKURMAY / ANKARA

Yazar, 1939 EKİM’inde Kurmay Yüzbaşı olarak ayrıldığı Gnkur.Bşk.lığı’ na 11 yıl sonra geri döner. İlk görevlerinden birisi Bulgaristan göçmenlerine İstanbul’da yer bulan heyetteki görevidir. Bu heyetin görevi Bulgaristan ile yapılan göç anlaşmasıyla ikiyüzbin kadar yurttaşımızın ilk konaklama yerlerinin tahsisi için çalışmaktır.

01 EKİM 1951’den, 11 HAZİRAN 1952’ye kadar İstanbul Amerikan Koleji’nde İngilizce kursunu kazanmış ve başarı ile tamamlamıştır. Dil kursunu başardıktan sonra Balıkesir’e tayin edilmiştir. Kurs bittikten sonra burada üç ay kadar yeniden Doktrin kursuna katılmıştır. Ancak kurs bittikten sonra (15 ŞUBAT 1953) Balıkesir 2 nci Kor.’daki görevine dönebilmiştir. Fakat orada fazla kalamadan Bursa 6 ncı P.Tümenine tayin edilmiştir. Burada Çekirge Hastanesini yeniden düzenlemiş ve Uludağ’da dinlenme tesisi inşasında bulunmuştur. Baba dostu Gnkur.Bşk.nı Org.BARANSEL’e baş vurarak Ankara’ya tayin istemiş fakat isteği tam yerine getirilmeyip Konya’ya tayin edilmiştir.

KONYA 2 NCİ ORDU

Konya’daki görevinden çok memnun kalmıştır. Farklı sınıflardan olmasına rağmen oradaki meslektaşlarıyla olan ilişkileri onu mutlu etmiştir.

1954 AĞUSTOS ayında Albaylığa terfi etmiştir. Atom destek planı üzerine Mamak’ta NBC (Nükleer –Biyolojik-Kimyasal) Okulunda kurslar görmüştür. Bundan sonra 2 nci Or.K.lığı’nda gittiği her yerde Subaylara konferanslar vermiştir. Erzurum’da yapılan NATO tatbikatlarına ATOM baş hakemi olarak katılmıştır. Ve ilk taklit atom bombasını tatbikatta patlatmayı başarmıştır.

Generalliğe terfisine iki yıl kalmıştır. Albayların 30 AĞUSTOS 1957 den evvel Generalliğe terfi için kıt’aya çıkmaları gerekmektedir. Terfisi İstanbul’a çıkar. Selimiye Kışlası’nda 8 nci Tüm.Top.K.lığı vekilliğine atanmıştır. O sıralarda Türkiye’de Demokrat Parti iktidarından dolayı iç karışıklıklar vardır. Generallik beklemesine rağmen Generalliğe terfi edememiş ve 30 Ağustosta Ankara’ya Harp Okulu Eğitim Başkanlığı’na atanmıştır. Harp Okulu’ndan sonra 01 MART 1960’da Genelkurmay’da kurulacak MÜSAT Şb.Md.lüğü’ne tayin edilir. Son görevi olan MÜSAT Şb.Md.lüğü’nde onun NBC silahları konusundaki deneyiminden ve uzmanlığından yararlanılmak istenmiş ve Harp Okulu’ndaki pasif görevinden bu yüzden alınarak aktif göreve verilmiştir.

1950 de çok partili parlementer demokrasiye geçilince eski devlet adamları yeni sistemin acemisi kaldıklarından, halka sınırsız hürriyet vermeye maddi ve manevi rüşvet dağıtmaya başlamışlardır. Zamanla Demokrat Partiye karşı tepkiler artmış ve ordu içerisinde huzursuzluklar başlamıştır. Kurmay Yarbay Faruk GÜVENTÜRK, M.S.B. Şemsi ERGİN ‘in huzuruna çıkmış ve ordunun şikayetlerini dile getirmiştir. Faruk GÜVENTÜRK ve 8 Kurmay Subayın birliklerinden alınarak tutuklandıkları duyurulur. Daha sonra açılan davalardan beraat ederler. Bu olaylar hükümetin hoşuna gitmez. Başbakan M.S.B. Sami ERGİN‘i değiştirerek yerine Ethem MENDERES’i getirmiştir. Yazar bu olaylardan uzak durur. Çünkü görevini hevesle yapmak istemektedir. Ama Demokrat Partiden iyi bir sicil alamamıştır. Dolayısıyla 1959 AĞUSTOS’unda Tuğgeneralliğe terfi ettirilmemiştir.

03 AĞUSTOS 1960’da Milli Birlik Komitesi tarafından Silahlı Kuvvetlerde bulunan 237 kadar generalden 210’dan fazlası emekli edilmiş, 20 kadarı da orduda kalmıştır.

Yazara göre bu tasviye işlemi hiçbir temele dayanmadan bilgi, sağlık, kıdem, sicil gibi herhangi bir ölçüye dayanmadan yapılmıştı. Büyük fırsat kaçırılmış olup ordu, telafisi olmayan bir personel kaybına uğramıştır. İhtilal başladıktan sonra M.S.B.lığı’na Org.Fahri ÖZDİLEK getirilmiştir. 23 AĞUSTOS 1960’da 42 sayılı kanuna göre yazılmış M.S.B. Org.Fahri ÖZDİLEK tarafından imzalanmış mektuplardan bir tanesi yazar Kenan KOCATÜRK’e de gönderilir. Mektupta Orduda yaptığı hizmetlerden dolayı kendisine teşekkür edilir ve bundan sonraki hayatında sağlık ve mutluluk dilenir.

Kenan KOCATÜRK 23 AĞUSTOS’tan iki gün sonra şubesinin devir-teslim işleri için görevine gittiğinde 1939 ile 1950’li yıllar ve aylar gözlerinin önünden gelip geçmiş ve gözyaşlarını tutamamıştır.

Ama ne yazık

O güzel senfoni

Yarım kaldı!

(Yazarın, kitabı bitirdikten sonraki notudur.)

Not : Kitap özetlerindeki fikirler yazarların özel fikirlerini yansıtmaktadır.

« Previous Entries