Eki 31

İçimizdeki Biz
TÜRK DİLİ VE KOMPOZİSYON DERSİ

KİTAP ÖZET FORMU

KİTABIN ADI : İÇİMİZDEKİ BİZ

KİTABIN YAZARI : Doğan CÜCELOĞLU

YAYIN EVİ VE ADRESİ : Remzi Kitapevi 92, Ankara Caddesi, 92/İSTANBUL

BASIM YILI : Yükselen Matbaası – 1998

1. KİTABIN KONUSU : BİZ bilincine varmış kişilerin gerçekleştirebileceği olgular

2. KİTABIN ÖZETİ :

Birinci Kısımda günlük hayatta karşılaşılan tipik olaylar ve tipik insan davranışları ele alınmaktadır. Bu davranışları açıklamada yetişkin çocuk (bedensel olarak gelişmiş fakat duygusal açıdan 4-5 yaşında bir çocuğun olgunluğunu taşıyan kişi) ve kalıplanmış insan (kendi zihinsel modelinin dışına çıkamayıp herkesin dünyayı kendisi gibi algılaması gerektiğine inanan kişi) kavramları kullanılmaktadır.

İkinci Kısımda sorunları yaratan SEN-BEN anlayışı ile sorunların çözümünün temeli olan BİZ bilinci tanıtılmaktadır. SEN anlayışının temelinde acizlik duygusu yatar. Acizlik duygusu “Ben kendime bakamam, onun için bir başkası benim yaşamımdan sorumlu olsun” sonucuna götürür. Diğerlerine güvenmeme, onların aciz olduğunu düşünme ise tam aksine BEN anlayışının temelinde yatar ve “Ben bilirim. Bana sormadan bir şey yapmayı, düşünmeyin, planlamayın” bu anlayışın en belirgin ifadeleridir. SEN-BEN anlayışı içinde kişi bireycidir; bencildir. BİZ bilincine ermiş kişi ise bireyseldir; sosyaldir.

BİZ bilinci, yaşamı bir sistem olarak algılamayı gerektirir. Uzun zaman süresinde olaylar incelendiğinde, bugünkü birçok sorununun nedeninin daha önce önerilen dar görüşlü çözümlerde bulunduğu görülür. Çözüm sistemin tümünü kapsamıyorsa, çözüm için sistemin bir yerini zorlamak, sistemin bütünlüğünü tehdit eder ve sistem kendi bütünlüğünü korumak için harekete geçer. Kısa vadeli çözümler önce işler gibi gözükse de, uzun vadede sorunu daha olumsuz yapar. Sorunun süratle çözülmesi her zaman en iyi çözüm demek değildir.

İnsan ilişkilerinde en önemli duygu, insanların birbirlerine güvenmeleridir. Güvenin altında kişinin bütünlüğü, yani özünün, sözünün ve davranışının tutarlı olması yatar. İnsanların birbirlerine güven duymadıkları bir aile, bir şirket, bir toplum BİZ olamaz.

Kimse bütünden tek başına sorumlu değildir ve kimse bütünün dışında bırakılmamıştır. Kimse sorunların sorumluluğunu kimseye yükleyemez. Bütünün bir parçası olarak sorun da çözüm de insanın kendisinde başlar. Türkiye’nin sorunlarından bu ülkenin insanları sorumludur. Sorumluluğu başka ülkelere yüklemek bizi daha aciz yapar. Sorunları politikacılara, partilere, bürokratlara, medyaya, işadamlarına, sendikalara yüklemek tümü gözden kaçırmak demektir.

Üçüncü Kısımda BİZ bilincinin temeli olan vizyon kavramı incelenmektedir. Yazara göre vizyon oluşturmak liderlerin en önemli işlevlerinden biridir. Kişi vizyonu yoluyla geleceğini yaratabilir. Önce vizyonunu ifade eder ve bu onun gelecekle ilgili verilmiş sözü olur. Vizyonu olmayan kişi geçmişin etkisi altında “şimdi”yi kullanır ve geçmişinin aynısı olan bir gelecek yaratır. Vizyonu olan kişi “şimdi”yi; vizyona kendini adayarak kişisel bütünlük içinde kullanır ve yaşamında yeni olanaklar, risk, heyecan yaratır. Öte yandan, eğer bireyin vizyonu yaşamın tümünü kapsamıyor ve ancak bir bölümüne odaklaşıyorsa, örneğin yalnız ekonomik ve bedensel gereksinimlere yönelmişse, bu alanlarda “başarılı” oldukça o insanın yaşamında dengesizlikler görülür:

Verimlilik paradigması. Bu paradigmanın yetersizliği, “daha fazla” ve “daha hızlı”nın kişiyi başarıya götüreceği varsayımıdır. Neyin, ne amaçla, ne zaman “daha fazla” ve “daha hızlı” üretildiği anlaşılmadan verimliliğin kendi başına bir anlamı yoktur.

Değer paradigması. Bir şeye değer vermiş olmak, o şeyin yaşamımızı anlamlı, huzurlu ve doyumlu yapacağı anlamına gelmez. Ancak, bizim değer verdiğimiz şeyin yaşamın temelinde yatan evrensel ilke ve süreçlerle ahenk içinde olması, yaşamımızın kalitesini olumlu yönde etkiler.

Yönetici “işleri doğru mu yapıyorum?” saplantısı içindeyken; lider, kendine “doğru işleri mi yapıyorum?” sorusunu sorar.

Bu paradigmalar hakim olduğu sürece insanlar ajandalarından mutluluk umarak koşturmaya devam edeceklerdir.

Dördüncü Kısımda, ailenin BİZ bilinci içinde nasıl kurulabileceği ve nasıl yaşayabileceği irdelenmektedir. Yazara göre; ailede BİZ bilinci oluşmuşsa, o aile sağlıklıdır. Ailesi sağlıklı bir yapıya sahip bir toplumun tümünün sağlıklı olması sadece bir zaman meselesidir. Öte yandan SEN-BEN anlayışı üzerine kurulmuş sağlıksız aile yapısı olan toplumlarda bozukluk toplumun her yönünde kendini gösterecektir. Aile yaşamında kalitenin temeli, ailedeki BİZ bilincidir.

Beşinci Kısımda iş yaşamında başarının anahtarının BİZ bilincinde olduğu vurgulanmaktadır. Öte yandan sadece kısa vadeli kâr için çalışan bir şirkette her insan, her fikir, her yöntem bir istatistik gibidir. İnsanlar bir makine gibi bir kaynak olarak düşünülmekten hoşlanmazlar. Çalışanlar insan yerine konmak ve çalıştıkları yerin onurlu bir parçası olmak ister. Aksi taktirde korkunun baskın olduğu yerde insanlar siner, sessizleşir ve yaratıcılıklarını kaybederler. Herkes kendi çıkarını koruma peşine düşer ve grup duygusu kaybolur.

Yazara göre şirketin daha kârlı olması temel neden olursa, kişinin değeri “kârlılık düzeninin verimli bir makinesi” olarak algılanır ve bu anlayışa karşı şu soruyu sormak gerekir: “İnsanın kendisi insan olarak değerli değilse, onun düşüncelerinin değerli olduğuna onu nasıl ikna edebiliriz?”

Yazar BİZ bilincini taşıyan bir yönetimin göstermesi gereken sembolik davranışları şöyle sıralamaktadır:

• Üst düzeydeki yöneticilerin çalışanların durumlarıyla ilgilenmesi, samimi olması, elini sıkması, gülümsemesi

• Çalışanları ara sıra ziyaret edip, onları bizzat çalışırken gözleyip yaptıkları iş hakkında bilgi alması, bilgi ve becerilerini takdir etmesi

• Çalışanların isimlerini öğrenip onlara isimleriyle hitap etmesi

• Çalışanlar arasında mevki belirten şeyleri ortadan kaldırması. Örneğin herkesin aynı yerde ve aynı yemeği yiyeceği bir ortam yaratması

• Çalışanların mesajlarının ulaşabileceği sözlü, yazılı ve elektronik iletişim kanallarının oluşturulması

Kitabın bu bölümünde ayrıca; liderin çevresini saran bir çok üst düzey yöneticinin bilerek veya bilmeyerek BİZ bilincinin oluşmasında olumlu veya olumsuz rol oynayabileceği, lidere duymak istediği şeyleri söyleyerek onun gerçek çalışanlarla temasını engellemek isteyebileceği görüşüne yer verilmektedir.

Bu bölümde işlenen bir diğer konu ise; bir ekipte bireyin değerini kaybetmediği sürece ekibin başarılı olacağı ve gruptaki her bireyin öneminin arttığında grubun öneminin de artacağıdır.

Öte yandan BİZ olmak zaman alacaktır. Birine değer vermek, güvenli ve sağlıklı bir ilişkinin temel taşlarını birer tuğla gibi sabırla dizmek zaten pek çok işin içine girmiş olan yönetici için daha çok zaman istiyor gibi görünür. Uzun vadede düşünüldüğünde yönetici, SEN-BEN anlayışının getireceği sorunlar için defalarca daha çok zaman harcar. BİZ bilinci, yönetici için, uzun vadede, en etkili yönetim ortamını yaratır.

Dikkat edilmesi gereken bir konu da, verilmesi gerekli olan cezaların, eleştirilerin onur kırmayacak ortam ve koşullarda öfke, yılgınlık ve küskünlüğe neden olmayacak tarzda verilmesidir.

Altıncı Kısımda yönetici ve liderin BİZ bilinci içinde bir işyerini nasıl başarıya ve kaliteye götürebileceği açıklanmaktadır. Klasik ve modern yönetim anlayışının farklılıkları bir tabloda şematik olarak gösterilmiştir. BİZ bilinci içindeki yönetimin temel varsayımları ise şöyle sıralanmıştır:

• Doğru olanı yapmak en güçlü güdüyü ve kılavuzu sağlar.

• Her birey, tümün vazgeçilmez bir parçasıdır.

• Uzlaşma ve barış içinde olma; yarışma veya hasım ilişkileri içinde olmaktan iyidir.

• Herkesin sorumluluk alması gerekir.

• Olumluluk sağlıklı ilişkinin doğal sonucudur.

Biz bilinci içinde liderlik üstlenen kişilerin özellikleri ise yazar Doğan CÜCELOĞLU tarafından şu şekilde ifade edilmektedir:

• Girişimci

• Riske girmekten çekinmeyen

• Sorumluluk duygusu taşıyan

• Özgün

• Gerçek

• Açık elli

• Sabırlı

• Azimli

• Vizyon sahibi

• İnsanların yaşamının bir parçası olmaya açık

• Gelişim içinde

• Hizmet etmeye önem veren

• İnsanların yapabileceğine inanan

Yedinci Kısımda işyerindeki sorumluluğun paylaşılan bir sorumluluk olduğu ve işyerinde işte olmak gerektiği düşüncesi işlenmektedir. Buna göre bir çok insan işyerine evden yük getirir. Bu doğaldır. Çünkü insan bir bütündür ve evde olan yaşamının tümünü etkiler. Doğal olmayan, birçok insanın işyerine evden “yük” getirdiğinin farkında olmayışıdır. Yükler çalışanları yavaşlatır, yorar ve hiçbir faydaları yoktur.

Bu bölümde ayrıca üretim, kalite, kârlılık, kalite döngüsü,uygulama stratejisi, BİZ bilinci ve sendikalar ve bireysel sorumluluk kavramlarına da yer verilmektedir.

Ayrıca Sekizinci ve son kısımda ise, geleceğin gücü dile getirilmektedir.

3. KİTABIN ANA FİKRİ :

Kitabın temel savı şudur: Bireysel yaşamımızda, aile yaşamımızda, yaşamımızın her yönünde içimizdeki BİZ’i temel almadıkça anlamlı, doyumlu ve sağlıklı bir yaşama düzeni oluşturmamız olanaksızdır. Anlamlı, doyumlu ve sağlıklı bir yaşam, kaliteli bir yaşamdır. Bu da BİZ bilincine varmış kişilerin gerçekleştirebileceği bir olgudur. İçimizdeki BİZ, kalite bilincinin temelidir.

4. KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRMESİ :

Bir tek insan bir aileyi, bir şirketi, bir ulusu, tüm dünyayı etkileme gücüne sahiptir. İnsanın, sorunun değil, çözümün bir parçası olmaya karar vermesi, bu kararını söze dökmesi ve sözü ile bütünlük içinde yaşaması bireyin sahip olduğu en büyük güç kaynağıdır.İnsan geçmişin hatalarından pişmanlık duyarak gelişmez. Geleceğin olanaklarından heyecanlanıp, o olanaklara kendini adayarak gelişir.

5. KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER :

Kitap akıcı ve heyecan verici bir uslüple anlatılmış. Olayların sıralanışı ilgiyi arttırıyor ve okuyucu kitabı büyük bir merak ve heyecanla okuyor.

Kitap sayesinde gerçekte içimizdeki bizle karşılaşabiliyoruz,bu kitabı daha çekici hale getiriyor.herkese tavsiye edebileceğim bir kitap.

6. KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ :

Halide Edip ADIVAR (1882-1964); İstanbul’da doğdu. Kimi kaynaklara göre doğum yılı 1884’tür. İngiliz terbiyesiyle yetişmesini isteyen babası onu Üsküdar Amerikan Kız Kolejinde okuttu. Orada Rıza Tevfik’den (Bölükbaşı) Fransız edebiyatı dersleri aldı ve Doğu’nun mistik edebiyatını dinledi. Sonradan evlendiği Salih Zeki’den de matematik dersleri alıyordu. Koleji 1901’de bitirdi. 1908’de gazetelere yazmaya başladığı kadın haklarıyla ilgili yazılarından ötürü gericilerin düşmanlığını kazandı. 31 Mart Ayaklanmasında bir süre için Mısır’a kaçmak zorunda kaldı. 1909’dan sonra eğitim alanında görev alarak öğretmenlik, müfettişlik yaptı. Balkan Savaşı yıllarında hastanelerde çalıştı. Gerek bu çalışmaları, gerekse müfettişliği sırasında İstanbul semtlerini dolaşması, ona çeşitli kesimlerden insanları tanıma fırsatını verdi. 1919’da Sultanahmet Meydanı’nda İzmir’in işgalini protesto mitinginde yaptığı etkili konuşma ünlüdür. 1920’de Anadolu’ya kaçarak Kurtuluş Savaşı’na katıldı. Kendisine önce onbaşı, sonra da üstçavuş rütbesi verildi.

1917’de evlenmiş olduğu ikinci kocası Adnan ADIVAR ile birlikte Türkiye’den ayrıldı. 1939’a kadar dış ülkelerde yaşadı. O yıllarda konferanslar vermek üzere Amerika’ya ve Mohandas Gandi tarafından Hindistan’a çağrıldı. 1939’da İstanbul’a dönen ADIVAR, 1940’ta İstanbul Üniversitesinde İngiliz Filolojisi Kürsüsü başkanı oldu. 1950’de Demokrat Parti listesinden bağımsız milletvekili seçildi. 1954’te istifa ederek evine çekilmiş ve 1964’te vefat etmiştir.

HAZIRLAYANIN

İMZASI :

ADI VE SOYADI : Ömer Ferhat YALÇIN

APOLET NO. : 3333

KISMI : 57

TARİH : 09 Nisan 2002

Eki 31

Eskici Ve ogulları / orhan kemal
KİTABIN ADI: ESKİCİ VE OĞULLARI

YAZARI: ORHAN KEMAL

YAYIN EVİ: REMZİ KİTABEVİ

BASIM YILI: 1985

KİTABIN KONUSU:

Eskici ve Oğulları’nda topal eskici ile iki oğlunun özlemlerini,düşlerini,bu özlemlerle düşleri gerçekleştirmek için verdikleri savaşı ve sonunda ellerinde avuçlarında kalanı da yitirirek çöküşlerini anlatır.

KİTABIN ÖZETİ:

Topal eskici,Trablus’ta savaşırken sol bacağını kahpe bir İtalyan kurşununa verir.Gençliğinde kundura tamirciliği ve demircilik öğrenmiştir.Kurtuluş savaşı’ndan sonra bir süre eskicilik yapar.İşleri gayet güzeldir.Bir zaman sonra kunduracılık üzerine işler tasarlar.Bunun üzerine Çukurova’nın zengin köylerinden birine göçer.Eskicilikten bıkmıştır.Demir araçların onarımıyla uğraşacaktır.İşler iyi gider,İkinci Dünya Savaşı bitip de renk renk, biçim biçim traktörler akmaya başlayınca Topal’ın işleri bozulur:Memleket ziraatinin işi bundan böyle Amerikan makineleriyle görülecekti.Orta Çağdan kalma köhne demirci dükkanlarına ne ihtiyaçları vardı.Köyle ilişiğini keser kentin yolunu tutar.Kent değişmektedir:Yeni apartmanlar, oteller, asfalt yollar…Ve Topal yeniden eskiciliğe başlar.Büyük oğlunun çalıştığı fabrika işi paydos edince ve büyük oğlu üç çocuğuyla ortada kalınca, geçinmek adamakıllı güçleşir.Baba ve iki oğul eskici dükkanında çalışmaktadır ama Dokuz boğazı beslemiyor bu dükkan, zorla değil ya!

Babasının küfürlerinden ve başının çaresine baksın sözlerinden bıkan büyük oğul tohumlu pamuk toplamaya karar verdi.Küçük oğul da katılır bu karara Ve hemen düşlere başlar:Kışın ağasıyla kendi hesaplarına açsalar eskici dükkanını… Hiç olmazsa vara yoğa bağırıp çağırması, pis pis küfürleriyle babası yoktur başlarında.İki kardeş, güle oynaya, çalışır akşamları da…Dükkanda kapanıp kalmak zorunda değildirler.Haftada bir iki gün kafaları çekseler, geri kalan günlerde sinemaya, tiyatroya gider; vakit geçirirler.

Madem eskicilik fosladı, işi ısmarlamacılığa, toptancılığa dök.Dükkanım var makinem var, kalıplarım herbir şeyim tamam.Eksik olan sermaye mi? diyen Topal, oğullarıyla birlikte pamuk toplamaya giderse, hep birlikte çalışarak gereksindikleri sermayeyi sağlayabilaceklerine inanır.

Bir sabah boyaları dökük bir kamyon gelir; tekmil mahalle kapılara, pencereler dökülmüştür.Dokuz kişilik aile pamuk toplamak için yola düşer.Sarı sıcak, sivri sinekler… Hepsi sıtmaya yakalanır.Önce Topal başlar şikayete:Ne dedik de geldik buralara?Yazısı da yabanı da bataydı.Bizim harcımız mı bu? Kötü çalışma koşulları, yoksulluk, sıtma aileyi birbirine düşürür:Topal karısı ve kızıyla kente döner.

İki oğul güçleri yettiğince dayanırlar.İşin acemisi olduklarından fazla pamuk toplayamazlar.Topladıkları pamuk aldıkları avansın ancak yarısını karşılar.Şimdi ne yapacaklardı?Şehre birkaç kuruş parayla dönüp tekerlekli dükkan açmaktan geçmiş, borçlarını nasıl ödeyeceklerini, bu işin içinden nasıl çıkacaklarını düşünüyorlardı.

Bundan böyle küçük oğlu da bugün bulduğunu bugün yiyordu.Sonunda küçük oğul da büyük oğul ve ailesi de, hasta, bitik, nerdeyse ölüm döşeğinde, kente dönerler.Topal’ın babalık duyguları coşar, varını yoğunu çocukları için harcar.Eskici dükkanını olduğu gibi devredip borçlarını öderler.El elde, baş başta kalmıştı.Dokuz kişiye ekmek yediremeyen eskici dükkanı da elden gitmişti.

KİTABIN ANA FİKRİ:

Zengin insanların da birgün fakirlikle karşılaşabileceği düşüncesini vurgulayan bu kitap, içinde bulunduğumuz iyi durumun elbet birgün bozulabileceğini anlatmaktadır.

KATAPTAKİ OLAYLAR VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

Topal: Çok paragöz, hava yapmayı seven bir kişiliğe sahiptir.

Topal’ın çocukları: Babalarını fazla sevmeyen, kendi kafalarındadırlar.

Topal’ın damadı: Namusuyla fabrikada çalışıp para kazanan, evine düşkün birisidir.

Olaylar, aile kavramını bozulmasını anlatır. Aile bağlarının tamamen koptuğunu gösterir .Genel itibariyle konu anlatılırken yazar karamsar bir dil kullanmıştır.

KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

Kitap çok akıcı olmamakla birlikte biraz sıkıcı bir kitap. Fakat konu itibariyle günümüz aile yapısındaki bozuklukları anlattığından dolayı başarılı buldum.

KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:

Asıl adı Mehmet Raşit Öğütçü olan Orhan Kemal, 15 Eylül 1914’te Adana’nın Ceyhan ilçesinde doğdu. Babası, 1920-1923 döneminde birinci B.M.M.’de milletvekilliği, 3 Mayıs 1920’de Vekiller Heyeti’nde Adliye Bakanlığı yapan ve 26 Eylül 1930’da Adana’da Ahali Cumhuriyet Fırkası’nı kuran Abdülkadir Kemali Bey’dir. Partisinin kapatılması üzerine 1931’de Suriye’ye kaçan babasının yanına ailece gidince, orta son sınıftaki öğrenimini yarım bıraktı. Daha sonra burada bir basımevine işçi olarak girdi. Bir yıl kadar Suriye ve Lübnan’da kaldı. 1932’de Türkiye’ye dönünce, Adana’da çırçır fabrikalarında işçilik, dokumacılık, katiplik, ambar memurluğu yaptı. 5 Mayıs 1937’de evlendi. Nisan 1938’de kızı Yıldız doğdu. Aynı günlerde Niğde’de askerlik görevine başladı. Burada, “yabancı rejimler lehine propaganda ve isyana muharrik” suçundan yargılanarak, 27 Ocak 1939’da beş yıla hüküm giydi Kayseri, Adana ve Bursa cezaevlerinde yattı.

1940 yılı kışında Bursa Cezaevi’nde Nazım Hikmet’le tanıştı. 26 Eylül 1943’te tahliye olunca Adana’ya döndü. Karataş’ta toprak taşıma işinde bir ay amelelik yaptı. 14 Nisan 1944’te Devlet Demiryolları’nda “muvakkat hamal”olarak çalıştı. Aynı yılın haziranın da Güzel İzmir Nakliyat Ambarı’nda iş buldu. Bir sure sonra bu işten de çıkarıldı. 1945 yılı yazında Kilis’e giderek, kalan 35 günlük askerlik görevini tamamladı. Çorum’a sürgüne gönderildi. Babasının, dönemin başbakanı Recep Peker’e telgraf çekmesi üzerine, 26 Ekim 1946’da bırakıldı. Adana’ya dönünce sebze nakliyeciliği, Verem Savaş Derneği’nde katiplik yaptı. Bir süre sonra işsiz kaldı. 17 Nisan 1950’de ailece İstanbul’a yerleşti. İstanbul’da geçimini yazarlıkla sağladı. 7 Mart 1966’da bir ihbar üzerine iki arkadaşıyla birlikte tutuklandı. “Hücre çalışması ve komünizm propagandası’ yaptıkları gerekçesiyle tevkif edilerek Sultanahmet Cezaevi’ne gönderildi. 7 Nisan’da Türk Edebiyatçılar Birliği, Gen-Ar Tiyatrosu’nda 30. sanat yılı nedeniyle bir jubile düzenledi. Toplantıda Melih Cevdet Anday, Yaşar Kemal ve James Baldwin birer konuşma yaptı. Bilirkişice verilen; “suç teşkil eden bir cihet bulunmadığı hususundaki rapor üzerine 13 Nisan 1966’de serbest bırakıldı. 17 Temmuz 1968’de bu davadan beraat etti.Bulgar Yazarlar Birliği’nin çağrısı üzerine gittiği Sofya’da, tedavi edilmekte olduğu hastanede 2 Haziran 1970’te öldü.

Eki 31

kişilik
KİTABIN ÖZETİ :

1. KİŞİLİĞİN ALT VE ÜST YAPISI :

Bireyin kendine özgü ve ayırıcı davranışlarının bütünü olarak tanımlanan kişiliğin birbirini tamamlayıcı katmanları vardır. Kalıtım, iç salgılar, zeka, iç güdüler, dürtüler gibi biyolojik ve fizyolojik etkenlerin kişiliğin alt yapısını, bireyin gözlerini açtığı ailesinden ait olduğu toplumsal kesim, ulus ve uygarlığa dek uzanan toplumsal çevrenin de kişiliğin manevi yanını yani üst yapısını oluşturur.

2. ÇAĞLAR BOYUNCA İNSANI ANLAMA ÇABALARI:

Bireylerin beden ve ruh yapısına göre kişilik üzerine durulmuştur. 1940-1942 yıllarında Amerikalı Sheldon üç ayrı beden yapısı üzerine üç ayrı kişilik bulmuştur. Bu kişilik yapılarının her birinden de yirmi farklı kişilik bulunduğunu ileri sürmüştür. Kişiliğin oluşması ve gelişmesi için gereken gücün kaynağı her çağda insanların ilgisini çekmiştir. İçgüdüleri üreten, yaratan bir insan olmasını sağlayan güç nedir? Başka bir deyişle kişiliği oluşturan, geliştiren, sürdüren, tutum kazanmasına, davranışta bulunmasına neden olan etken ya da etkenler var mıdır? Bedensel ve ruhsal gelişmeyi sağlayan güç tek midir, Ayrı mıdır. Bedenden ayrı bir ruh var mıdır? Kişilik gelişmesi bir anlamda ruhsal gelişme demek midir? Ruhbilim ve ruhbilim öğretileri bu sorunlara cevap bulmaya çalışmaktadır.

3. KİŞİLİĞİ GELİŞTİREN YADA BOZAN GÜÇLER:

Endişe, kuruntu, korku, telaş, üzüntü gibi insanda baskı ve gerilime yol açan duygu durumu olan kaygı, ilk yada ikincil olarak kişiliği geliştiren ve etkileyen güç olarak yer alır. Kişilik gelişiminde olumlu etkenlerden başarılı ve olumlu ya da olumsuz savunma düzenleri arasında en etkilisi “yüceltme” dir. Kişilik gelişimini kötü yönde etkileyen alkol, ilaç ve uyuşturucu bağımlılığının en önde gelen sebebi özentidir. Bu kötü bağımlılıklar sonucu bedensel ve ruhsal hastalıklar meydana gelir. Bu tür kötü alışkanlıklardan kurtulmak yine kişinin elindedir.

4. RUHSAL TEDAVİ VE SAĞLIK :

Kişi, kendi kişiliğini bulmak, geliştirmek, olgunlaştırmak için ruh biliminden yararlanması gerekirken, öte yandan günlük yaşamında başkalarıyla ilişki kurmak ve sürdürmek içinde ruhbilimi bilmek, ilkelerini kurallarını uygulamak zorundadır.

Ruhsal sağlığın bozulmasında hekimden faydalanılacağı gibi belirli sınırlar içinde kalan kaygı, öfke, korku ve bunların neden olduğu türlü yakınma ve belirtilerden sıyrılmak her insanın kendi başına yapabileceği bir iştir.

Sonuçolarak: Kendisini tanımak isteyen insan kişiliğini inceler. Belirli sınırlar içinde iyi güzel, doğru bulduğu niteliklerini geliştirip kötü, çirkin, hatalı yanlarını örtebilir. Böylece iç dünyasındaki dengeyi sağlar.

Eki 31

Değişim Çağının Yönetimi
KİTABIN ADI……………………… .Değişim Çağının Yönetimi

KİTABIN YAZARI…………………..P eter F.DRUCKER

ÇEVİREN………………….. ……….Zülfü DİCLELİ

YAYINEVİ VE ADRESİ…………….Türk Henkel Dergisi Zincirlikuyu / İSTANBUL

BASIM TARİHİ…………………… .1995

KİTABIN YAYIM MAKSADI……….Bugünün Yöneticilerine Farklı Yarını Öne Alabilmelerine Yardımcı Olmak

KİTABIN ÖZETİ :

1. YÖNETİM:

a. İş Teorisi : Toplum, pazarlar, müşteriler, rakipler, teknoloji gibi sürekli değişim içinde olan şeylere ilişkin varsayımlardır.

b. Belirsizlik İçin Planlama : Fırsat kapıyı çaldığında, firmanın gerek bilgi kaynaklarını ve insanları önceden hazırlamış olması gerekir. Bunun anlamı, ayrı bir gelecek bütçesi geliştirmek gerektiğidir. Belirsizlik için planlama, bundan başka bir şey değildir.

c. Beş Ölümcül Günah : İlk günah, yüksek kar marjlarına ve fazla fiyatlandırmaya tapmaktır. İkinci günah, yeni bir ürüne pazarın kaldıracağı kadar fiyat koymaktır. Üçüncü günah, maliyet güdümlü fiyatlandırmadır. Dördüncü günah, yarının fırsatını dünün sunağında kurban etmektir. Beşinci günah, sorunları beslerken fırsatları açlıktan öldürmektir.

d. Aile Şirketinin Yönetimi : Aile şirketinin özel kuralları; aile üyelerinin en az aile üyesi olmayan işgörenler kadar yetenekli değillerse ve onlar kadar sıkı çalışmıyorlarsa, firmada çalışmamalarıdır. Şirketin yönetiminde aileden kaç kişi olursa olsun ve bunlar ne kadar verimli çalışırsa çalışsın, üst görevlerden biri her zaman aileden olmayan birisi tarafından doldurulmalıdır. Aile yönetimindeki şirketler kilit konumlarına artan ölçüde aile dışı profesyonel elemanları getirme ihtiyacı duymaktadır. Yönetimin kime devredileceğine karar verme, ne aileden ne de firmadan olan birisine verilmeli, bunun yerine dışarıdan birisine bırakılmalıdır.

e. Başkanlığın 6 Kuralı : Birinci kural; tercih edilmesi gereken yol, kendi isteklerini inatla gerçekleştirmeye çalışmak olmamalıdır. İkinci kural; kendini dağıtmanın yoğunlaşmasıdır. Üçüncü kural; hiç bir şeyin kesin olduğunu iddia etmemek ve hiç bir şeyi test etmeden uygulatmamaktır. Dördüncü kural; etkili bir başkanın bile her ayrıntıyı öğrenemeyeceğidir. Beşinci kural; bir başkanın yönetim içinde dostu olmaması gereğidir. Altıncı kural; bir kez seçildikten sonra kampanya yürütmeye son vermek gereğidir.

f. Şebekeler Toplumunda Yönetim : Yöneticiler, kendileri için çalışan insanların güvenini kazanmak zorundadırlar.

2. ENFORMASYON TABANLI ÖRGÜT:

a. Yeni Örgütler Toplumu : Toplumda bilgi, bireyler ve ekonominin bütünü açısından birinci kaynaktır. Uzmanlaşmış bilgi kendi başına bir şey üretemez. Bir örgütün amaç ve işlevi, uzmanlaşmış bilgileri ortak bir hedef halinde bütünleştirmektir.

b. Üç Tip Ekip : Her biri, yapısı, üyelerinden talep ettiği davranışlar, güçlü ve zayıf yanları, sınırlılıkları, getirdikleri ve her şeyden önce de yapabilecekleri ve kullanım alanları bakımından farklılıklar gösteren üç tür ekip vardır. Bunlar beyzbol takımı, futbol takımı ve tenisteki çiftlere benzetilebilir.

c. Perakendecilikteki Enformasyon Devrimi : Perakendecilik alanında herkes ayakta kalabilmenin ve başarının anahtarının hizmet olduğunu söyler.

d. Veri Okumayı Öğrenmek : Hangi enformasyonu, ne amaçla ve nasıl kullanacaklarına karar verecek olan araçları kullananlar da yöneticiler ve profesyonellerdir. Bunun için veri okurlar.

e. Saymak Değil Ölçmek : Bize etkili iş kontrolü sağlayacak yeni ölçümlere-buna iş denetimi de diyebiliriz ihtiyaç vardır.

f. Yöneticilerin İhtiyaç Duyduğu Enformasyon : Bu makalenin konusu, yöneticilerin ihtiyacı olan enformasyonu elde etmek için gerek duydukları araçlardır. Zenginlik Yaratmada gerekli olan enformasyon; temel enformasyon, üretkenlik enformasyonu, yetenek enformasyonu ve kaynak dağılımı enformasyonudur. Bu dört tür enformasyon bize yalnız mevcut işin gidişi hakkında bilgi vererek taktikleri yönlendirebilir. Strateji için, çevreye ilişkin örgütlenmiş enformasyona ihtiyaç vardır. Tek kar meerkezi müşterilerdir.

3. EKONOMİ:

a. Dünya Ekonomisinin Ticaret Dersleri : Uluslararası ticaret artan ölçüde hizmetler ticareti haline gelmektedir. Hizmet ticareti, çoğu bilginin ithal ve ihracından oluşmaktadır. Son kırk yılın en tartışılmaz dersleri; dünya ekonomisine katılma derecesinin iç ekonomik büyüme ve refahın anahtarı haline gelmiş olması ve gümrük korumalarının ancak nadiren etkili olabildiğidir.

b. Yeni Pazarlar Nerede : Yeni pazarların en dolaysız ulaşılabilir olanları telekomünikasyon ve enformasyon pazarlarıdır. (Bunlar, suyu ve havayı temizleyen cihazlar pazarı, agrobiyoloji pazarı ve enerji pazarıdır.) Üçüncü pazar özelleştirmedir. Dördüncü pazar demografinin yarattığı pazardır.

4. TOPLUM:

a. Sosyal Dönüşümler Yüzyılı : Köylülerle hizmetçiler sadece en büyük değil, aynı zamanda en eski sosyal grupları oluşturuyordu. Oysa 20. Yüzyılın başındaki toplum mavi yakalı işçiye teslim olmuştur. Ne var ki, 1990’lara gelindiğinde, gerek mavi yakalı işçi gerekse onun sendikası, geri dönülemez toptan bir gerileme içine girdiği görülmüştür. Artık mavi yakalı işçinin yerini bilgi işçisi almaktadır. Yeni işler önemli miktarda bir biçimsel eğitim, teorik ve analitik bilgi elde etme ve uygulama yeteneği gerektirmektedir. En önemlisi, sürekli bir öğrenme alışkanlığı istemektedir. Bilgi toplumunun, bir kamu sektörü, yani devleti, bir özel sektörü ve bir de toplumsal sektörü olmalıdır.

b. Gönüllü Kuruluşları Güçlendirmek : Gönüllü kuruluşlar kendilerini güçlendir-mek için kendisini iyi yönetmeyi ve nasıl fon yaratılacağını öğrenmelidir. Gerekli olan yapıcı ve kararlı bir politikadır.

c. Bilgi Çalışması ve Cinsiyet Rolleri : Bilgi ve bilgi işleri her iki cinsiyet açısından da ulaşılabilir olmalıdır.

d. Devleti Gerçekten Yeniden Yapılandırmak : Yeniden yapılandırma için sürekli iyileştirme ve kıyaslama için farklı teşviklere de ihtiyaç vardır. Her örgüt eğer boyutlarını önemli ölçüde değiştirmişse, temel yapısını da değiştirmek zorundadır.

e. Demokrasiler Barışı Kazanabilir mi? : Demokrasilerin barışı kazanabilme-leri için gerekli özellikler; elden kaçırmış oldukları iç ekonomik ve mali politikalarını yeniden kontrol altına almak, toplumda artan yozlaşma ve çürümeyi durdurup tersine çevirmek, politik ve sosyal istikrar için zorunlu olan sivil toplumu dünya çapında desteklemektir.

SONUÇ :

1. KİTABIN ANAFİKRİ :

Bilginin ustası olmazsan hizmetkarı olursun. Yani yöneticiler bilgiyi daha iyi anlamayı, ölçmeyi ve yönetmeyi bilmek zorundadır.

2. KİTABIN GETİRDİĞİ YENİLİKLER :

Bu kitap; en önemlisi, yöneticilerin bilgiyi anlamak, ölçmek ve yönetmeyi bilmek zorunda olduğunu, yönetimin muhakkak otorite sahibi olması gerektiğini, ama modern örgütlerin işlevinin kumanda etmek değil yönlendirmek ve esinlendirmek olduğunu; modern örgütlerde başarı sağlayabilmek için bireysel çalışmanın değil, ekip çalışmasının önem kazandığını; hangi işte hangi ekibin kullanılması gerektiğinin bilinmesi zorunluluğunu; yöneticilerle yönettikleri ekip arasındaki ilişkinin ast üst ilşkisinden ziyade karşılıklı anlaşma ve sorumluluk duygusu temelinde yürümesi gerektiğini anlatmaktadır.

3. KİTAP HAKKINDA DEĞERLENDİRME VE TEKLİFLER :

Peter F. Drucker, kendine özgü açık ve kolay anlaşılır üslubuyla kaleme almış olduğu bu kısa kitapta, yoğun bir toplumsal dönüşüm döneminde yaşadığımızı vurgulamaktadır. Her şeyin akış halinde olduğu bir dönemde, çağımızı tarif etmede en doğru kavramın akış olduğunu vurgulamakta ve bunun ancak ısrarlı ve yapıcı eylemlerle gerçekleştirilebileceğini belirtmektedir. Ama kitabın en ikna edici konusu son bölümde özetlenmiş olan bilginin daha iyi anlaşılması, ölçülmesi ve yönetilmesi gerektiğine ilişkin yaklaşımdır.

Not : Kitap özetlerindeki fikirler yazarların özel fikirlerini yansıtmaktadır.

« Previous Entries