Eki 30

Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU – Ankara
1) Konu :
Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU’nun Ankara romanı ütopik bir romandır. Bu romanda yazarın özlediği, özlemini çektiği geleceğin Ankara’sı dolayısı ile Türkiye’sidir.
2)Özet :
Cumhuriyet inkılabı ile birlikte Anadolu’nun yeniden dirilişi yeniden yapılanması gerekmektedir. Bu yeni yapı üzerine acil bir şekilde bina inşaa edilmelidir. Bunu yapacak olanlar ise dönemin idealist vatansever insanları olacaktır. Ankara romanında ise bunu gerçekleştirecek idealist insanların verdiği mücadele anlatılmaktadır. Bu idealist insanlar inkılap hareketini özümsemiş, milli şuura sahip karakterlerdir. Bu insanlar hayat serüveni içerisinde karmaşık yollardan geçerek romanın son bölümünde bir araya gelirler. Kendi hayatlarını geleceğin çağdaş, modern, öz benliği ile çelişmeyen maddi ve manevi varlığını kaybetmeyen, değerleri ile övünen yeni Türk toplumu yaratma mücadelesi içinde geçer.
Ankara romanı üç bölümden oluşmaktadır;
Birinci bölüm : Sakarya savaşı öncesi ( 1922′ye kadar ).
İkinci bölüm : Cumhuriyetin ilanını izleyen yıllar ( 1926′ya kadar ).
Üçüncü bölüm : Cumhuriyet sonrasının 14 ve 20. Yılları (1937-1943′e kadar ).

Bu üç bölümdeki olaylar yazarın her bölümde ayrı bir kişilik olarak karşımıza çıkardığı Selma Hanım’ın çevresinde geçer. Selma Hanım’ın arayışı Ankara’nın arayışıdır. Yazgısı Ankara’nın yazgısıdır. Yaşamı da Ankara’nın yaşamıdır. Selma Hanım’ın ilişki kurduğu erkekler ise birer simgedirler.
Birinci bölüm: Kurtuluş Zaferi ile sonuçlanan, savaş yıllarındaki Ankara’yı kısa hatlarla açıklamaktadır. Romanın kahramanı olan Selma Hanım hayatını bu üç bölümde üç ayrı erkekle geçiriyor. Milli mücadele yıllarında bir banka şefinin karısıdır. Kocası Nazif’le Ankara’nın yabancısıdır. İstanbul’lu hanım için Ankara’da hayat tek düze ve sıkıcıdır, yoksulluklarla doludur. Boş zamanlarında Hatice Hanım ve Halime Hanım ile sohbet eder. Bu sohbetlerinde gündelik Ankara hayatını tüm çıplaklığı ile gözler önüne serer. Daha sonraları Nazif Bey’in vekil arkadaşı Murat Beyle tanışırlar. Bu sırada binbaşı Hakkı Beyle de tanışırlar. Bu dönemlerde Hakkı Bey’in milli mücadele ruhu ve azmi kendisini fazlasıyla etkiler. Bütün ümitlerin zafer’e bağlandığı, başka hiçbir şeyin ehemmiyetli olmadığı bu devirde, herkesin mütevazı bir hayatı vardır. Yalnız kocası Nazif Bey’in milli davaya bir erkekten beklediği heyecan ve alaka ile bağlanmadığını gören Selma Hanım yavaş yavaş kocası Nazif Bey’den kopmaya başlar. Erkân-ı Harp Binbaşı’sının fikir ve hareketlerine yakınlık duyar. Birinci bölüm Selma Hanım’ın binbaşının cazibesine kendisini kaptırdığı bir zamanda sonuçlanır.

İkinci bölümde Selma Hanım Nazif Bey’den boşanmıştır. Bu bölüm zaferden sonraki Ankara’dır. Selma Hanım eski binbaşı emekli Miralay Hakkı Bey’in karısıdır. Ancak koşullar değişmiş değişen koşullar Cumhuriyet öncesinin kişilerini de değiştirmiştir. Hakkı Bey ordudan, Murat Bey vekillikten ayrılmışlardır. Vurguncu harp zengini şirket meclisi idarelerinde dolaşan, ecnebi gruplarla komisyon işleri yapmaya çalışan Hakkı Bey’in yeni yüzüyle karşılaşırız. Hakkı Bey milli idealleri bir tarafa bırakmış, maddi refah içerisinde sadece kendi hesabına çalışan birisine dönüşmüştür. Bu zümreye göre artık halkçılık diye bir dava kalmamıştır. Bu bölümde halk ile bu zümre arasında nasıl doldurulmaz bir uçurum açıldığını, inkılabı böyle anlayanları, hep kendi lehlerine çekenlerin eleştirisi yer alır. Selma Hanım yeni kocasından da uzaklaşır. Bu sırada muharrir olan Neşet Sabit genç kadını görmek için onların bazı alemlerine iştirak eder. Selma Hanım bu hayatın acılarını onunla paylaşır. Binbaşı Hakkı Bey’den boşanır. Bundan sonraki hayatında toplumsal hizmetlerin en değerlisi olan öğretmenlik görevine atılır.

Son bölüm yazarın hayalindeki Ankara’dır. Yazarın bu hayali Cumhuriyet’in Onuncu Yıl Dönümü Bayramıyla başlar. Gazi Mustafa Kemal’in Türk milletine hitabesi, bir devir başlangıcının, bir yeni sabahın ilk işareti gibi olmuştur. Ankara’nın çehresi değişmiştir. Bundan sonra egoist bir zümrenin zevkine ve menfaatine karşı şiddetli matbuat hücumu başlamıştır. Halk evleri, Toplumsal Mükellefiyet Teşkilatı yeni hayatın odakları olmuştur. Selma Hanım Neşet Sabit’le evlenmiş, bu iki insan yeni hayatın imar ve inşasında elele vererek büyük bir aşkla çalışıyor, yeni değerleri halk yığınlarına götürürler. Harf İnkılabı, Tarih Cemiyeti, Yüksek İktisat Enstitüsü, Halk Evleri gibi daha bir çok alanda büyük atılımlar, büyük yenilikler gerçekleşir. Selma Hanım ve Neşet Sabit fırsat buldukça Anadolu’nun muhtelif yerlerine seyahat eder, bu seyahatlerinde gördükleri yerlerin yeni çehresiyle karşılaşırlar. Anadolu toprağı, suyu, kırı, bayırı, dağı, taşıyla eşsiz güzelliğiyle cennetten bir parça gibi tasavvur ederler, bundan doyumsuz bir haz alırlar. Hele Pınarbaşı’nda düzenledikleri eğlencelerde halk ezgileri ve türküleri çalınır söylenir, sabaha kadar hoşça vakit geçirirler. Roman yazarın bu tasavvuruyla son bulur.

3) Ana Fikir :
Yeni kurulan bir devletin buhranlı dönemlerinde insanların kendi menfaatlerinden çok devletini ve milletini düşünmesi gerekir.Bu zor dönemin atlatılmasında her ferdin yürek yüreğe, el ele çalışması; engelleri, ne kadar güç olsa da, beraberce aşması gerekmektedir.

4)Olayların ve Şahısların Değerlendirmesi :
Selma Hanım : İyi bir öğrenim görmüş, haksızlıklara boyun eğmeyen, vatansever, vatan sevgisi uğrunda oradan oraya koşan; hep bir şeylet arayan, aradığını bulamayan; azimli ve hoş görülü, halden anlar, olgun bir kişidir.
Nazif Bey : İyi bir öğrenim görmüş banka şefidir. Sessiz, sedasız, vatanından çok canını seven kişidir.
Binbaşı Hakkı Bey : Milli mücadele yıllarında atılgan ve yiğit bir askerdir. Milli mücadele bitince tavır ve hareketlerinde değişmeler olur. Milli mücadele vurguncusudur, sömürücüdür, vurdumduymaz biridir.
Neşet Sabit Bey : İyi bir öğrenim görmüş, genç bir yazardır. Milli mücadelenin yanında yer almış, gönülden desteklemiş, inkılabın yanında canla başla çalışan; sorumluluğunu bilir, azimli, hoşgörülü, halden anlayan bir kişidir.
Murat Bey : Kendisi Anadolu’nun bağrında yetişmiş, milli mücadelenin yanında yer almış, tutucu, kendi çıkarını herşeyin üstünde tutan bir insandır. Milli mücadele vurguncusudur. Milli mücadele sonunda zengin olmuş, harvurup harman savuran bir kişidir. Ailesi ile Avrupa’ya kaçmıştır.
Ömer Efendi ve Ailesi : Kültür düzeyleri düşük insanlardır.Kendilerinin ayıp saydıkları şeyleri başkaları yaparsa ayıp sayarlar. Kendileri yaparsa olağan karşılarlar. Tutucudurlar. İş hayatında başarılıdırlar.
Yıldız Hanım : Tiyatro sanatçısıdır.
Şeyh Emin : Dini bir kişidir, tutucudur.

Eki 29

Anayurt Oteli – Yusuf Atılgan
1- Anayurt Oteli-Kitabın Tanıtımı

Yazar Adı: Yusuf Atılgan. (1921-1989). Manisa’da doğdu. Manisa Ortaokulu’nu, Balıkesir Lisesi’ni, ve ikinci sınıftan itibaren askeri öğrenci olarak devam ettiği İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi (1944). Akşehir’de bir sene edebiyat öğretmenliği yaptıktan sonra 1946′da Manisa’ya yerleşti ve burada çiftçilikle uğraştı. 1970′de İstanbul’a döndü. Çeşitli yayınevlerinde redaktörlük, danışmanlık gibi görevler alan yazar, Canistan romanının üzerinde çalışırken 9 Ekim 1989′da Moda’daki evinde kalp krizi sonucunda hayatını kaybetti.
Kitap Adı: Anayurt Oteli
Yayınevinin Adı: Yapı Kredi Yayınları
Yayımlandığı İl: İstanbul
Baskı Sayısı: 6 (İlk baskı 1973′de Bilgi Yayınları tarafından Ankara’da yapılmıştır. 2001′de İstanbul’da yapılan 6. Baskı, Yapı Kredi Yayınları’ndaki ikinci baskıdır. Daha önce iki kez Bilgi Yayınları’nda, iki kez de İletişim Yayıncılık’ta basılmıştır.)
Sayfa Sayısı: 108
Türü: Roman
Anayurt Oteli-İçerik:

Yusuf Atılgan’ın bu alandaki şöhretinin hakkını verir şekilde psikolojik yabancılaşma ve yalnızlık konuları başarıyla işlenmiştir. Romanda birbirine benzeyen, geçici ilişkilerle geçen günlerle dolu; yalnız, tek başına ve küçük ayrıntıların tekdüze şaşmazlığında sürüklenen bir hayatın, gecikmeli Ankara treniyle gelen -adını bile bilmediğimiz- kadının otelde bir gece kalmasıyla değişmesi ve bu değişimin sonuçları anlatılıyor. Bu roman aynı adla, 1987′de yönetmen Ömer Kavur tarafından beyaz perdeye aktarılmış, bu film de tüm zamanların en iyi 3. Türk filmi seçilmiştir.
Yazarın Diğer Eserleri: Roman: Aylak Adam (1959), Canistan (2000). Öykü: Bodur Minareden Öte (1960), Eylemci (Bütün Öyküleri Adıyla; 1992). Çocuk Kitabı:Ekmek Elden Süt Memeden (1981). Çeviri: Toplumda Sanat (K.Baynes; 1980)
2- Anayurt Oteli- İncelenmesi:

A: İçerik İncelemesi
Konu ve Tema: Kitapta yalnızlık, yabancılaşma gibi konular işleniyor. Kitabın kahramanı otelinde kurduğu kendi dünyasında yaşıyor. Çeşitli psikolojik sorunları var. Kitapta çok hafif bir şekilde özgürlük konusunu da görebiliyoruz. Ama diğer eserlerle ters olarak kendini yalnız hisseden roman kahramanı cinayet işlemesine rağmen özgür olmasının ağırlığına dayanamıyor ve intihar ediyor.
Mekan: Roman, bir Anadolu kasabasında geçiyor. Kasaba’nın kuzeyinde bir ova, güneyinde de eteğinde yayıldığı bir dağ var. İçinden döne döne, boz bulanık bir ırmak akıyor. Geniş sokakları, arsaları, ve bir tren istasyonu var. Kasabanın başından, 1922 yılı güzünde batıya kaçan Yunanlıların sebep olduğu bir yangın geçmiş.
Asıl mekan ise, ana karakter Zebercet’in katipliğini idame ettirdiği Anayurt Oteli’dir. Bu otel, istasyonun arkasındaki alandan ana caddeye çıkan sokağın karşısında, eskiden zengin Rumların da oturduğu bir mahallede olduğu için yanmadan kalabilmiş yapılardan biri. Zebercet’in büyük dedesi Keçecizade Malik Bey tarafından konak olarak yaptırılmış olsa da daha sonra Zebercet’in babası nüfus kâtibi Ahmet Bey’in baskılarıyla otele dönüştürülmüş. Asıl sahip Rüstem Bey, İzmir’de yaşıyor. Otelin işletmeciliğini ise 40 yıldır (ilk otuz yıl Ahmet Bey, son on yıldır Zebercet’e ait olmak üzere) Zebercet ve ailesi yürütüyor.
Zaman: Olay Cumhuriyet Dönemi’nde geçiyor. Tam tarih verilmiyor ama kitabın içine gizlenmiş ayrıntılar dikkatle incelenirse olayın 1963 yılında geçtiği fark edilebilir.
Kişiler:
Zebercet: Otelin kâtibi. Otuz üç yaşında; boyu bir altmış iki, kilosu elli altı ya da elli yedi. Başı bedenine göre büyükçe, geniş alınlı, kuru yüzlü; saçları, bıyığı koyu kahverengi. Zebercet, kitabın arka kapağında belirtildiği gibi ne ölü, ne sağ bir yaşamın kahramanı. Bir takım değişik ruhsal özellikleri, değişik takıntıları var. Tam doyurulmamış bir cinsellik dürtüsünün etkisiyle bazen hizmetçi kadına tecavüz ediyor, romanın bir bölümünde horoz döğüşü izlerken tanıştığı Ekrem isimli gence karşı eşcinsel duygular besliyor, ayrıntılara çok dikkat ediyor, ve değişik takıntıları var. Çocukluğunda yaşadığı bazı olaylar kişiliğini derinden etkilemiş.
Ortalıkçı Kadın: Otelin temizlikçisi. Otuz beş yaşlarında; yüzü uzun, burnunun ucu kalkık, biraz dişlek, dudakları kalın. On sene önce köyünden gelip işe başlamış, otelin çatı katındaki iki odadan birinde kalıyor. (Diğer oda da Zebercet’in odası). Uykusu çok ağır olduğundan Zebercet’in bazı geceler yanına yatıp onunla birlikte olmasını fark edemiyor. Romanın sonunda Zebercet onu boğarak öldürüyor.
Gecikmeli Ankara treniyle gelen kadın: Otelde bir gece kalmıştır. Daha sonra civar köylerinden birine gider. Zebercet ondan o kadar çok etkilenir ki o gittikten sonra uzun süre kaldığı odanın düzenine hiç dokunmaz. Yirmi altı yaşlarında;uzunca boylu; saçları, gözleri, kara; burnu sivri, dudakları ince. Romanda fiziksel olarak fazla yer almıyor, ama Zebercet, sürekli onu düşünüyor.
Emekli subay olduğunu söyleyen adam: Orta boylu, tıknaz. Hicri takvimle bin üçyüz yirmi yedi doğumlu. Romanın büyük bir kısmında otelde müşteri olarak kalıyor. Çok okuyor. Otelden ayrıldıktan sonra kanun kaçağı olduğu, kızını boğduğu, ve bu sebepten arandığı ortaya çıkıyor.
Diğer kişiler: Romanda az yer tutan diğer kişiler: Otele gelen çeitli müşteriler. (Bir dişçi, bir kadın, bir yeni öğretmen çift, öğrenciler, gecikmeli Ankara treniyle gelen kadının unuttuğu havluyu almaya gelen iki köylü genci, ve diğer günübirlik müşteriler.) Zebercet’in Ulu Park’ta sohbet ettiği ihtiyar, Zebercet’in eşcinsel dürtüler beslediği soğuk demircide çalışan Ekrem, Zebercet’in sık sık gittiği içkili aşevinin garsonu.
Anayurt Oteli – Özet

Kasabadaki Anayurt Oteli’nin katibi Zebercet, kişilik bunalımı ve yalnızlık çekmektedir. Otele gelip bir gece kalan esrarengiz kadın tekdüze geçen hayatını değiştirir. Bu düşün peşinde bütün yaşamı, bastırdığı duyguları, ve sorunları ortaya çıkar. Kendi odasından, gizemli kadının bıraktığı odaya taşınır. Geçeleri, içinde o kadının da olduğu düşler kurmaya başlar. Sonra giderek otele gelen müşterileri kabul etmemeye başlar, ve en sonunda oteli dışarıya kapatır. Otel kapanınca ortalıkçı kadın köyüne dönmek ister. Bir gün, Zebercet aşevinde bir hayli içtikten sonra, aşevinden çıkan bir adamı takip ederek horoz döğüşlerine gider. Burada tanıdığı Ekrem isimli genci sinemaya götürür. Aklından onu otele “atmak” geçse de, onunla vedalaşır ve otele gelir. O gece, hayatında cinselliği az da olsa yaşayabildiği tek kadın olan ortalıkçı kadın’ı isteğiyle beraber olduktan sonra boğarak öldürür. Daha sonraki günlerde kasabada amaçsızca dolaşır. Bu arada kasaba adliyesinde izleyici olarak katıldığı bir duruşmada karısını öldüren sanığın yerine kendini koyarak bir iç hesaplaşma yaşar. Sanığın duruşması 28 Kasım gününe ertelenir. Adliyeden çıkan Zebercet, Ulu Park’da bir ihtiyarla sohbet eder. Daha sonra yabancılaşmasına, yalnızlığına, cinayet işlemesine rağmen hala özgür olmasına dayanamaz, kendini kadının kaldığı odanın tavanına asar. Romanın olay örgüsü böyle özetlenebilir.
Roman Türü: Romanın hem psikolojik roman, hem de sürrealist bir roman olduğu söylenebilir.
Alıntılar:
“…-Ağır bir söz mü söyledi sana? Vurdu mu? <bilemiyorum nedensiz olamaz mı ağır bir söz söylemek vurmak ya da konuşmamak vurmamak birşeyler uydurmamı istiyor yaptığımı yasaların daracık bir bölümüne sığdırmak nasıl da Emekli Subay’a benziyor tuhaf>…” (75)
“(Zebercet sarhoşken sızıp rüyasında kendi mahkemesinin olduğunu görüyor.)… Yargıç kürsüye vuruyor savunmanızı öldürme hakkı üzerine kurduğunuz anlaşılıyor bu konu burada tartışılmaz burada bir eylem yasaların bir bölmesine sığdırılır diyor…” (94)
“…Yeryüzünde canlı kalmanın birbakıma suç işlemeden olamayacağını bilmeyen, kendilerini suçsuz sanan insanlardan çekiniyor, utanıyordu…” (96)
“… Ne oldu? Yapmayı unuttuğu birşeyi mi anımsadı birden? Ya da yeryüzünde tek gerçek değerin kendisine verilmiş bu olağanüstüyaşam armağanını korumak, her şeye karşın sağ kalmak, direnmek olduğunu mu anladı giderayak? Yoksa bilinçsiz canlı etin ölüme kendiliğinden bir tepkisi miydi bu?…” (108)
B:Anayurt Oteli- Biçim İncelemesi

Dil: Roman yalın ve temiz bir Türkçe ile yazılmış. Zaman zaman, otele gelen köylüler, kendi günlük konuşma alışkanlıklarına ait bazı tabirler kullansalar da, roman günümüz Türkçesi ile yazılmış.Bunun nedeni de romanın yazıldığı zamanın şartlarına göre modern bir kasabada geçmiş olmasıdır.
Anlatım Öğeleri: Romanda çok değişik anlatım tekniklerine başvurulmuş. Kasaba ve insanları, fazla uzun olmayan, sıkmayan tasvirlerle çok başarılı bir biçimde anlatılmış. Karakterlerin, özellikle Zebercet’in buhranlarla dolu iç dünyası çok başarılı iç monologlarla ve çözümlemelerle aktarılmış. Özellikle dikkat çeken ise, Zebercet’in ruhsal krizlerinin ve rüyalarının, noktalama işaretleri kullanılmadan aktarılarak gerekli havanın başarıyla sağlanmasıdır.
Anlatıcı: Romanda, olaylar üçüncü tekil şahıs ağzıyla aktarılmış ama iç çözümlemeler, Zebercet’in aklından geçenlerin birinci tekil şahıs tarafından aktarıldığı da görülüyor.
Tür Kimliği: Romanda olaylar çoğunlukla bir günlük gibi, kronolojik sırayla aktarılmış.
C: Üslup
Yazar çok mantıklı cümlelerle anlatıyor hikayesini. Kullandığı yalın, duru, ve temiz dil, Yusuf Atıgan’ın kendine has üslubu olmuş. Anlatım tekniği ve kurgusundan, ayrıntıları, imgeleri usluca kullanışından ve sıkça kullandığı iç monolog ve bilinç akışı tekniği açısından bakıldığında Yusuf Atıgan’ın edebiyatımızda farklı ve kendine has bir üslup oluşturduğu rahatlıkla söylenebilir.
D: Yusuf Atılgan’ın Yazın Dünyasındaki Yeri
Yusuf Atılgan, bireyin ruh halini en iyi yansıtan yazarlardan biri olarak tanınmıştır. Özellikle Anayurt Oteli, bu alanda bir başyapıt olarak değerlendirilebilir. Böyle kaliteli bir yazarın, aslında fazla eser veremeden aramızdan ayrılmış olması üzüntü vericidir.

Eki 29

Baba ve Piç – Elif Şafak
Baba ve Piç Özeti / Elif ŞAFAK

Elif Şafak’ın 2006 yılının Mart ayında Metis Yayınları tarafından ilk basımı gerçekleşmiş bir romanıdır. İstanbul-Amerika arasında, biri Türk diğeri Ermeni asıllı iki aile üzerinden Türk-Ermeni ilişkilerini 90 yıllık bir zaman dilimi içerisinde inceleyen bir romandır. Eserde Türk-Ermeni ilişkilerine her iki cepheden bakılmış, Amerika’daki Ermeni diasporası ile Türkiyede’ki Türklerin birbirlerine bakış açıları Kazan ve Çakmaçıyan aileleri arasındaki tesadüfi ilişkilerle anlatılmıştır. Ayrıca eserde Türk-Ermeni sosyal yaşamı irdelenmiş, Türk ve Ermeni toplumları arasında varolan ortak his ve düşüncelerden de bahsedilmiştir.

Kitabın özeti

Amerikalı genç kadın Rose, ABD’de Ermeni kökenli bir Amerikalı ile evlidir. Ailenin ilk kuşak yaşlıları tehcir sonrasında Türkiye’den ABD’ye göç edip San Francisco’ya yerleşmiştir. Çiftin Armanuş adını verdikleri bir kızları olur, ama Ermeni ailenin aşırı baskı ve müdahalesi sonucu kısa sürede boşanırlar. Rose bu boşanmayı hazmedemez, kocasının ailesini suçlu bulur ve onlardan intikam alma arzusu tutku haline gelir. Bir Türkle beraber olmasının en iyi intikam yolu olacağını düşünür, çünkü Ermeni aile Türklere karşı tarihten kaynağını alan büyük kin ve nefret duygularıyla doludur. ‘O cadı babaanne benim bir Türkle beraberliğimi görse tüyleri diken diken olur, Çakmakçıyan sülalesi için bundan büyük kâbus düşünemiyorum’. Rose’un karşısına bir tesadüf eseri Mustafa adlı Türk çıkar. Mustafa ABD’de yalnız yaşayan, içe kapanık bir jeologdur. Rose onunla evlenir.
Ermeni aile evlilik haberiyle çılgına döner. Torunları bir Türk üvey baba tarafından büyütüleceği için isyan içindedir. ‘Bu masum kuzu ilerde ne söyleyecek arkadaşlarına? Bütün akrabalarını 1915 de kasap Türklerin ellerinde kaybetmiş soykırımzede bir sülalenin torunuyum ve bir Türk tarafından büyütüldüğüm için köklerime ihanet etmeyi öğrendim, soykırımı inkâr etmek üzere yetiştirildim mi diyecek? Torunumuzu nasıl olur da bu kadar kederli olmamızdan sorumlu olan Türklerin ellerine bırakırız?’ Tüm aile bireyleri öfke ve çaresizlik içindedir.
Armanuş zaman zaman anne yanında, zaman zaman babasının aile ortamında yaşayarak, iki ailenin taban tabana zıt görüş ve değer yargıları etkisinde büyür. Üvey baba Mustafa iyi bir insandır ve Rose eşiyle mutludur. Armanuş bu yıllarla ilgili duygularını şöyle ifade etmiştir: ‘Doğduğum günden beri eşikte kaldım. Mağrur ama travmalı bir Ermeni aile ile histeri ölçüsünde Ermeni karşıtı bir Amerikalı anne arasında gidip geldim’. Armanuş için büyük sorun her iki tarafın da üzerine aşırı düşmeleridir; onların sevgi ve şefkatle örtülü kuşatması altında boğulur. Üstelik kafasında yanıtını bulamadığı pek çok soru vardır. Amerikalı anne Ermenilerle ilgili olan her şeye karşıdır. Diyasporadaki insanlar ve baba ailesi fanatik biçimde Türk düşmanıdır. Türklerin Ermenilere soykırım uyguladığına inanarak tartışmaya bile yanaşmazlar. Onlara göre Ermeniler hâlâ ıstırap çekmektedir. Savundukları tez şudur: ‘Türkler kalkıp Orta Asya’dan geldiler, dosdoğru Anadolu’nun ortasına daldılar ve Ağrı Dağı çevresinde yaşayan milyonlarca Ermeniyi asimile ettiler, ülkesinden kovdular, katlettiler, yetim bıraktılar, sürdüler, malından-mülkünden ettiler’.
Armanuş kendi değer yargılarını ve kişiliğini bulmakta zorlanır. ‘En başta Ermeni olmayı başaramadım. Kimliğimi bulmam gerek. Ailemin geçmişine bir yolculuk yapabilsem, geçmişimi kaşfedebilsem’ diye düşünür. Türkiye’deki Ermeni köklerini nesnel olarak değerlendirmek amacıyla ani bir kararla , üvey babasının ailesinin yanına İstanbul’a gider. İstanbul’da üvey babasının ailesi onu büyük bir sevgi ve ilgiyle karşılar. Aile yaşlı bir anne ve dul kalmış ya da hiç evlenmemiş yetişkin dört kız kardeşten oluşur. Kardeşlerden birinin Asya adlı kızı da Armanuş’la yaşıttır. Armanuş, Ermeni olduğunu söylediği zaman kendisine büyük tepki duymalarını bekler. Ama aile bunu hiç de önemsemez, çok doğal karşılarlar. Onlara büyük ninelerinin, dedesinin ve diğer Ermenilerin tehcir sırasında başına geldiğini düşündüğü trajik olayları anlatır. Gene herkes dikkatle dinler, hatta üzülür ama hiçbirinden bir tepki gelmez. Arkadaşlarına gönderdiği e-mail mesajında şöyle yazmıştır Armanuş: ‘Yirmi yıllık inkılap-tarih hocası olan teyze bile, Osmanlı İmparatorluğu’nu modern Türkiye Cumhuriyeti’nden kesinkes öyle ayırmaya alışkın ki, bütün hikâyeyi başka bir ülkede, başka insanların yaptığı hadise gibi dinliyorlar’.
Peki ne bekliyordu kendisi? Özür bekliyordu, suçun kabul edilmesini bekliyordu. 1915 de Ermenilere bunları yapanlar Türklerdi. Kendisi Ermeni, onlar da Türk olduklarına göre özür dilemeleri gerekmez miydi? Oysa kimse üstüne alınmış görünmüyordu? Kendisi bir Ermeni kızı olarak kendi kuşağından nesiller önce yaşamış atalarının ruhlarını ‘ta içinde’ barındırdığına inanıyordu. Halbuki sıradan bir Türk’ün kökleriyle arasında böyle bir süreklilik hissi bulunmuyordu.
Armanuş İstanbul’da bulunduğu kısa süre içinde Ermenilerin tehcir olayını çok dramatik şekillerde ve her fırsatta gündeme getirir. Evin kızı Asya onu şöyle yanıtlar: ‘Geçmiş seni ne kadar esir etmiş. Geçmişin senin ve ailen için ne kadar önemli ve trajik olduğunu görüyorum, ne olursa olsun anılarınızı canlı tutma isteğinize saygı duyuyorum. Ama yollarımız tam da bu noktada ayrılıyor. Seninki bir nevi hafıza fetişizmi, ben geçmiş değil gelecek odaklı olmayı yeğlerim’.
Asya ve Armanuş birlikte Istanbul’u dolaşır, Armanuş’un ninesinin anılarda kalan evini ararlar. Tabii bulamazlar. Aralarında hoş bir arkadaşlık ilişkisi gelişmiştir. Asya onu kendi grup arkadaşlarıyla tanıştırır: ‘Armanuş’un ailesi İstanbullu imiş. 1915′te türlü türlü acılar çekmişler. Çoğu tehcirde ölmüş, açlıktan, yorgunluktan, şiddetten’. Söze Armanuş devam eder:
‘Biliyor musunuz, büyük dedem sırf entelektüel olduğu için Türkler tarafından 1915′te öldürülmüş. Cemaat öncü beyinlerinden mahrum kalsın diye, Türkler ilk olarak Ermeni entelektüellerini öldürmüş’.
Aralarındaki senarist arkadaşları itiraz eder: ‘Ben bu konu üzerinde titiz araştırma yürütmüş biri olarak konuşuyorum. Öyle bir şey olmadı. Hiç öyle bir şey olmadı. Ailen için üzüldüm ama o zamanlar savaş zamanıydı, iki taraftan da insanlar öldü. Ermeni isyancıların ne kadar Türk öldürdüğünü biliyor musun? Hikâyenin öbür tarafını düşündün mü hiç? Acı çeken Türk aileleri için ne diyeceksin? Olanlar çok trajik ama ben tarihi gerçekleri her türlü safsatanın üstünde görürüm. Ermeni gençlerinin beyninin yıkandığını görüyorum. Ermeni iddiaları abartı ve çarpıtma üzerine kurulu. Yapmayın, bazıları iki milyon Ermeni öldürdüğümüzü bile söylüyorlar. Aklı başında hiçbir insan bunu ciddiye alamaz’.
Tüm yaşamını Türkiye’de huzur içinde sürdürmüş olan Ermeni Aram da Armanuş’un görüşlerine katılmaz:
‘Siz diyasporadaki Ermenilerin hiç Türk arkadaşınız yok. Yegâne aşina olduğunuz şey ninelerinizden, dedelerinizden ya da birbirinizden duyduğunuz hikâyeler. O hikâyeler de son derece üzücü. Ama inan bana her ülke gibi Türkiye’de de iyi insanlar ve kötü insanlar var. Bana kendi öz kardeşimden daha yakın Türk arkadaşlarım var burada’

Eki 29

Araba Sevdası – Recaizade Mahmut Ekrem
Bihruz Bey bir Osmanlı paşasının oğludur. Evde özel hocalardan yarım yamalak bir eğitim görmüştür.Alafırangalığa özenir, süsü, gösterişi sever. Şık giyinir. Şımarık, sorumsuz bir gençtir. Her fırsatta az buçuk bildiği Fransızcasıyla terziler, ayakkabıcılar ve garsonlarla konuşur. Böylece Batılı olduğunu sanır.
Devrin pahalı eğlence yerlerinde arabasıyla gezer. Bir gün Çamlıca tepesine çıkar. Güzel bir arabada sarışın, kibar görünüşlü bir kız görür. Hemen ona aşık olur. Ertesi hafta yine oraya gider. Binbir özenle yazdığı mektubu kızın arabasına atar. Fakat, o günden sonra onu bir daha göremez. Yemeden içmeden kesilir, zayıflar. İşini, annesini ihmal eder. Arkadaşlarından Keşfi Bey aşkını öğrenir. Ona kızın öldüğünü, ailesini yakından tanıdığını, bir de ablası bulunduğunu söyler. Bihruz Bey bu yalana inanır.
Aradan günler geçer, Bihruz Bey’in aşkı yavaş yavaş küllenir. Şehzadebaşı’nda dolaşırken, tutulduğu kıza rastlar. Fakat onun sevgilisi değil, ablası olduğunu düşünür. Güçlükle kadının yanına yaklaşır, üzüntüsünü bildirir, kız kardeşine olan aşkından söz eder. Mezarın yerini sorar. Kadın güler. Bihruz Bey’e onunla nerede karşılaştığını açıklar ve kızkardeşi bulunmadığını söyler. Alaylı kahkahalar atar.Bihruz Bey düştüğü kötü durumdan kurtulmak ister. Fakat pot üstüne pot kırarak daha gülünç olur. Utançtan kıpkırmızı kesilir. Sonra , bir yolunu bularak oradan ayrılır.
Edebiyat tarihimizin dönüm noktası olarak kabul edilen Araba Sevdası romanı, bin sekiz yüzlerde İstanbul’un sosyete ve sefahat yaşamını konu alan bir romandır. Yazar Recaizade Mahmut Ekrem, Tanzimat edebiyatının sona erdiği, buna karşılık Servet-i Finun edebiyatının ağır bastığı dönemin ünlü edebiyatçılarındandır. Aslında Araba Sevdası bu geçişte önemli bir yere sahip, zira bu roman edebiyatımızın ilk realist romanıdır.
Dönemin siyasi kargaşası bir yana, Osmanlı’nın yeni yeni batıya açılma çabalarıyla, İstanbul’un aristokrat çevrelerinin nasıl bir anda Fransızca meraklısı olduğu komik ve alaycı bir dille ifade ediliyor. Mahmut Ekrem’in bu anlamda mizahi kişiliği ön plana çıkar. Romanın esas vurgusu ise dönemin ehli- keyfine yapılan eleştirilerdir.
Bihruz Bey, babasının işi icabı memleketin birçok yerini dolaşmış ve bu nedenle tahsilini pek yapamamış bir gençtir. Babasının varlığıyla yaşayan, bir evin biricik evladıdır. Ehemmiyet verdiği yegane şeyler; markalı giyinmek, Fransızca dersi almak, aldığı bu derslerle öğrendiği Fransızca’yı alakalı alakasız her yerde kullanmak, ve bir de belki en mühimi ve romana ismini veren kısmı, pahalı arabasıyla dolaşmaktır. (Şüphesiz araba sözcüğü ile , günün önemli ulaşım araçlarından biri olan, atlı araba anlaşılmalıdır.) Babasının vefatından sonra büyük bir servetin üzerine konar, bu pahalı ve özentili yaşamıyla tam bir mirasyedidir.
Arabası ile gezmek onun için öyle bir hal almıştır ki, soğuk kış günlerinde ya da yazın kavurucu sıcağında günün yirmi dört saatini arabasında geçirmektedir. Bu arada pahalı arabasının bir hayli yüklü taksitlerini elindeki köşkleri satarak ödemektedir.
Haftanın birkaç günü Mösyö Piyer’den aldığı Fransızca dersleri, belki tahsil hayatının yegane bölümüdür. Yarım yamalak bilgisiyle, olur olmaz yerlerde kullandığı diliyle, Fransız uşak Mişel’in bile zaman zaman anlamadığı bir konuşması vardır. Hele Fransız yazarların edebi kitaplarını okumak, onlarla mest olmak onun için edebiyatın kendisidir.
Kadınlar konusunda ise fazlaca iştahlı değildir. Beğenmek şöyle dursun, yegane hedefi, araba ekipmanı ve markalı kıyafetleriyle göz doldurmak, beğenilmek, hatta hayranlık uyandırmaktır. Bu nedenle şehrin eğlence merkezlerini fellik fellik gezmekten başka işi yoktur, işine bile arada bir uğrar. Hayat onun için böylece sürüp giderken, sefahat mekanlarından biri ola Çamlıca’ da, ahbabı Keşfi Bey ile sohbet ederken gördüğü sarışın dilber ilgisini çeker, hatta oracıkta ona aşık olur. Onun da kendisine aşık olduğuna inanmaktadır. Bundan sonra Bihruz Bey’in platonik aşkının, hatta kurgusal aşkının, Keşfi Bey’in yalanlarıyla nasıl şekillendiğinin komik bir hikayesi anlatılır..
Keşfi Bey, etrafında yalancılığıyla bilinen, yaşantısıyla Bihruz’dan pek farkı olmayan sorumsuz bir gençtir. Yalanlarını çocukluğunun saf oyunlarıyla karıştıran, bu zararsız delikanlı ilk önce Bihruz’a bu sarışın hatunu tanıdığını söyler, öyle ki yalanlar Bihruz Bey’in sevgilisini Keşfi Bey’ den delice kıskanmasına sebep olur. Keşfi, yalanlarını, hatunun ölüm haberine kadar vardırır. Bihruz’un içli aşkını bilmeksizin uydurulan bu yalanlar, aşk acısının komik öykülerini ortaya çıkarır. Aradan geçen birkaç aylık zaman içinde, aşık olduğu sarışın hatunu, Periveş Hanım’ı, hiç göremeyen Bihruz, ölüm masalına kolayca kanar, çünkü son derece saftır ve aşık olmanın kendine has şüpheciliğine o da düşüvermiştir. Aşk acılarıyla geçirilen birkaç zaman, Bihruz’da bazı değişikliklere sebep olur, eğlence yerlerinde boy göstermek ya da arabasıyla etrafta tur atmak eskisi gibi zevk vermemektedir. Artık kırlarda tek başına dolaşmayı, sevgilisini düşünmeyi, hatta eğlencelerden el çekip, Ramazan ayı geldiğinde oruç tutup namaz kılmayı tercih eder olur. Vazgeçemediği yegane şey kullandığı Fransızca kelimelerdir.
Bihruz acı gerçeği geç de olsa öğrenir. Aşık olduğu Periveş ölmemiştir ama, kendisine aşık olmak bir yana varlığından habersiz bir hanımdır.
Bihruz’un bu komik hikayesi, aslında güçlü bir içerikle aşkı işler. Tüm bu komedinin arasında bile, aşkın tutsaklığının ve aşk acısının yoğun hissiyatı ilgiyi sağlar.
Yaşamı:

RECAİZADE MAHMUT EKREM (1847-1914 İstanbul)
Recaizade Mahmut Ekrem 1 Mart 1847′de İstanbul’da Vaniköy’de doğdu. 1858′de Mekteb-i İrfan’ı bitirdi. 1862′de Hariciye Nezareti Mektubi Kalemi’ne girdi. Çeşitli devlet görevlerinde bulundu. Orada Namık Kemal ve başka ilerici gençlerle tanıştı.Sonra Vakit , Tasvir-i Efkar , Tercüman-ı Hakikat ve Terakki gazetelerinde yazmaya başladı.Namık Kemal 1867′de Avrupa’ya kaçınca , Tasvir-i Efkar’ı ona bıraktı.1880-87 yılları arasında Mekteb-i Mülkiye ile Mekteb-i Sultan-i’de edebiyat öğretmenliği yaptı.1895′te eski öğrencisi Tevfik Fikret’i Servet-i Fünun dergisinin başına getirdi.Yenilikçi gençlere yol gösterdi.Edebiyat-ı Cedide’cileri destekledi. Eski edebiyatı tutanlarla tartışmalara girdi.1901′de Servet-i Fünun kapatılınca , Meşrutiyet’e kadar sustu.1908 sonlarına doğru birkaç ay Evkaf ve Maarif Nazırlığı’nda bulundu.Ayan üyeliğine seçildi. Araba Sevdası romanıyla Batı hayranlığını sergilerken, Türk edebiyatında gerçekçi romanın ilk örneklerinden birini verdi. 31 Ocak 1914′te bu görevde iken Şişli’deki evinde öldü.

« Previous Entries